Meta derken, ticaret malı anlamındaki kelimeyi kastediyorum ama bu yazıda bahsedeceğim madde ve malzemeler tam tersine pek de ticaret konusu olmayan ama günlük yaşamda kullanılan maddeler, mamuller.
70′li yıllardaki köy hayatı artık tarih öncesi gibi -ki esasen adeta 20 nci yüzyıla kadar geç kalarak uzamış bir ortaçağ minyatür yaşamı gibiydi- görünüyor artık, elbette günlük hayatın akışındaki küçük ayrıntılar açısından da söylüyorum bunu. Kısaca anlatmaya çalışayım, bu küçük ayrıntıları:
1-Saçları yıkamak için kil kullanılırdı. Aslında saç sabunla yıkanırdı, durularken de kil dökülürdü, pekala da yumuşacık yapardı. Kil yakınlardaki Halevik köyünden getirtilirdi. Yani hiç de meta değildi. Bunu anneme bir soracağım ama, zaten o köyden buraya göç yaparak yerleşildiği için akrabalardan istenilirdi diye hatırlıyorum. Nitekim saçları ile bir sorunu olan ve her türlü şampuan, saç kreminden sonra geçenlerde alternatif yöntemlere geçip turp suyunu denemeye başlayan cici ve genç yeğenime annem kil tavsiye etti, “Ben senin için Sultan’dan isterim, hemen gönderirler” dedi. Sultan, bir başka köye göçen bir akraba grubumuzun ikiz çocuklarından biriymiş, ben bildim bileli de Halevik’te evlidir, kendisini hiç görmedim ama kısmetmiş, blogumda yazıyorum.
2- Bunu herkes unutmuş gibi, o zamanlar köyde bilinen ilk deterjan mintakstı, bir de fay vardı, şimdiki cif deterjanların toz muadili. Yalnız ben, fayın belli belirsiz köye girmeye başladığı zamanlarda “kösre” kullanıldığını çok net hatırlıyorum. Kösre; yumuşak, ufalanabilen kahverengi-sarı görünümlü, güneşte parlayan bir taş türüdür. Halen de civar dağ yollarında kösre taşı görebiliyorum. Bir çeşit silisli kayaç sanırım. Bu taş, öncelikle bıçak-tırpan-orak bilemekte (keskinleştirmekte, artık bunu bile bilmeyebilirsiniz, demin Acun, Hekim’in Afganistandan gelen kızkardeşi için Türkçe bilmiyor dedi de, kadın aleni Türkçenin bir lehçesini konuşuyordu oysa) kullanılırdı. İyice yumuşak olanlarını, köyün küçük kızları yaylada toplu halde oturarak, taşlarla ezerek ufalar, toz haline getirir , kumaş torbalara koyarlardı. İşte bu kösre tozu, yağlı, süt kaynatılmış kazanları, kapları yıkamakta-ovmakta kullanılırdı. Size şunu garanti edebilirim. Çok yaşlı değilim ben ama bunu köylüler bile hatırlamıyor olabilir.
3- Tarhana. Bir takım insanlar “ah, süper, canım tarhana, onun yeri başkadır, anadolunun has çorbasıdır” filan diye konuşurlar. Sonra anlarım ki onların tarhanası domatesli, toz şeklinde hiç kusura bakmasınlar acayip bir şey.
Bizim tarhanamız şöyle yapılır: Yayla mevsimi gelince, yoğurtlar koyun derisinden bir çeşit torba içinde günden güne eklenerek biriktirilir. Bu yoğurdun giderek koyu, ekşi bir kıvamı olur ki buna bilindiği gibi “katık” denir. Sonra yayladan inilir. Bu sırada katık biriktirilmeye devam edilirken buğdaylar da biçilir. Bu buğdaylar değirmende (söylememe gerek var mı, masal gibi bir su değirmeniydi yahu) “döğme-dövme?” adı verilen tombik buğday tanelerine dönüşür. Sonra o büyük gün geldiğinde, evin önünde yanyana 4-5 ateş yakılır, her birinin üstüne evdeki kazanlar yetmeyeceği için temiz bilinen komşulardan alınan kazanlar da eklenerek sayıları tamamlanan kazanlar oturtulur. Bunlarda kaynayan suya döğme atılır ve de kaynatılır. Kaynayan döğmeler lapa kıvamında devasa bakır leğenlere -ki bunlara da bizimkiler “teşt” derlerdi- dökülür. Sonra da üstüne katık eklenerek yoğrulup, kazanların içinde bir kaç gün bekledikten sonra iki avucu kaplayacak büyüklükte toplar halinde şekil verilirdi. Bu sırada, evin erkeklerinin tarladaki buğdayın en temiz, otsuz, dikensiz kısmından ayırdığı sarı ve kuru buğday sapları güvenilir (köpek vs hayvanların ulaşmaması için yüksekçe olması şarttı ) bir kerpiç dama serilirdi. Bu topaçlar hanımlar tarafından sol elde tutulur, sağ elle hafif bir yaş tarhana tabakası alınıp el ayasının verdiği şekille buğday saplarına serilirdi. 3-4 gün içinde kuruması gereken tarhanaları beklemek için geceleri dama yatak serilir, soğuğa rağmen gökyüzündeki yıldızlar seyredilerek mutlu bir şekilde uyunulurdu. Bu arada yağmur yağarsa telaş içinde temiz naylon bezlerle tarhanaların üzeri örtülürdü. Ama zaten buğday hasadı-değirmen mevsimi Ağustos ayında olduğundan bu çok küçük bir risk olurdu.
Siteye resim koyuyorum ama sadece fikir vermek için: çuvalın dibinde ezilmiş küçük tarhanaları üstelik de cep telefonumla çektim. Daha iyi görsel ile değiştirmeyi umuyorum. Söylememe gerek var mı: bu pişmemiş hali.

Sanırım, Maraş tarhanası malzeme olarak bizim köyünkine yakın. ama şekilleri farklı elbette.
İşte bu tarhanayı istiyorum ki köylülerimiz internetten satsalar. Sipariş versek onlar gönderseler. Yok, yine ziyaretlerine gideriz de, çuvallarla yolculuk zor oluyor. Mümkün olsa fedik de satsalar diyeceğim ama sıcak sıcak yenmesi gerektiğinden, mümkün değil. Fediği de başka zaman tarif ederim artık.
4- Gaz lambaları duruyor hala neyse ki, biz küçükken bir de “idara” denen muhtemelen idare etmek anlamından gelen lambalar vardı. Bunlar, siyah, demirden küçük, koni kesitli gaz hazneleriydi. Dedem ahıra giderken hep onu kullanırdı.
5- Bu da başka yörelerin yerel pazar yerlerinde görebildiğim, herkesin de bildiği bir şey ama yine de bahsetmeliyim: 40 dişli ince tarak (?bu isimden emin değilim, sorar, düzeltirim yanlışsa) . Bir tarafı ince dişli, bir tarafı kalın dişli olurdu. Babaannem kullanırdı. Ben çocukken sevmezdim, canımı acıtırdı ama şimdi doğaya dönüyoruz ya, onların da belki bir üstünlüğü vardır.
6- Acaba köy bakkallarında satılan (bizim köyün gelmiş geçmiş en ünlü bakkalı Emiş Hala’dır, dükkanı onun kocası Yetim Ali açmıştı -tabii yaklaşık 20 yıldır köyde bakkal filan yok-), horoz resimli aynalar, düdükler, ağyağ denilen kremler, kutular içinde bifa ve oylum bisküvileri, şeker sucukları, kınalı şekerler de (pembe beyaz çizgili olurdu bunlar) bu başlık altına uygun düşer mi? (bu malzemelerin bir kısmı ağabeyimin hafızasından ödünç alınma, ağyağ örneğin benim hatırlamadığım bir nesne).
Hatırladıkça devam ederim. Mutlu yıllar dileğiyle.