Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Gidenler..

Bizim köyden Kabaktepe köyüne yerleşen köylülerimizden Kıllırbiyem (İbrahim Özdemir) de 26.11.2009′da vefat etmiş. Annem, babam ve abim 2 yaz önce köyde ziyaretine gittiklerinde, yaşına rağmen son derece dinç görmüşlerdi onu. Aşağıda o ziyaretten kalma bir resim…

Annem’e göre: “Hatır, gönül bilen, insan canlısı, akraba canlısı bir insandı”.

Onunla ilgili bir de şöyle bir şey var. Birisi diyelim çarşıda pazarda, sokakta oyalanarak dolaşır, her gördüğü ile sohbet ederse “Ne öyle Kıllırbiyem’in eşşeği gibi” denir. Bu lafın kökeni şu: Normalde bir köylü, eşeğinin üstünde giderken biriyle karşılaşıp sohbet etmek isterse, eşeğe “çüş” filan deyip durdurması gerekir. Kıllırbiyem’in eşeği, yolda bir insanla karşılaştıklarında hiç bir şey demeye gerek kalmadan durup beklermiş.  Alışmış artık “nasıl olsa konuşacak” diye düşünürmüş demek ki.

Gidenler-Kasap Ali

“Kasap Ali” lakaplı Ali Bozbıyık, 14.11.2009′da vefat etti. Gençliğinden beri Ankara’da yaşamaktaydı. Aşırı derecede saf, iyi niyetli ve insan canlısı biri olarak bilinir ve sevilirdi. Doğrusu son yıllarını bir dizi ağır hastalıkla geçirmişti. Cenazeye köyden de bir minübüsle bazı akrabaları gelmiş.

Lakabı ise; Pınarbaşında bulunan bir kasaba çok benzediği için takılmış. Yoksa kendisi bir tavuk bile kesemeyecek bir insandı.

Benim de şu anım aklıma geldi. Köydeki eski kerpiç evimizin damında, dövenle sürülmüş taze samanlar vardı.  O da bir köy ziyaretinde bu samanlara bakarak, babama hitaben “Ahmetçiğim, ne güzel saman, insanın yiyesi geliyor” demişti, biz küçüktük biraz, kendi aramızda epey gülmüştük. Ama samanlar da güzeldi hani…

Annem, bazen önemli bir ayrıntıyı -bir eşyayı almayı, bir işi yapmayı- unutarak bir işe kalkıştığımızda, “seninki de ne cesaret” diyerek bize kızar. Bu sözün aslı bir yayla hikayeciği. Yaylada bir kadın, Yastı Avrat lakaplı Döndü Bozbıyık’tan, işine lazım olduğu için bir yorgan iğnesi ister.  Yastı Avrat iğneyi verir ama bir yandan da kadını kınayarak:  ”Bire anam, seninki de ne cesaret: yaylaya iğnesiz çıkılır mı?” der.

Açıklamalıyım: Yaylada tek odalı, taştan evlerde yaşanır, köyden sadece zorunlu, minimum eşya götürülür, bir şey lazım olursa köye gidip gelmek vakit alacağından mutlaka gerekli olan şeylerin unutulmaması önem taşır.

yayla2

Yaylamız: Maşat

Yaylamızın adı Maşat, Fettahdere köyünden biraz ileride, yürüyerek 2-3 saatlik bir yol alırdı, artık arabalarla rahatlıkla gidilebiliyor. Bir seçenek de Oğlakkaya köyünün arkasındaki Orta Dağı aşmak, öbür yüzden Boncuklu pınarına inmek.

Yaylamız çok güzel, ama bir tek ağaç bile yok, çalı bile azaldı. Babam küçükken ağaçlar arasında yol bulamazmış, inanmakta zorluk çekiyorum.

Yayla ile ilgili birden fazla yazı girebilirim. Şimdiden planlayayım, ilerde yazarım:

1- Yaylaya göç: gece yarısı kağnılarla çıkılan, horoz ötmeleri, inek sesleri eşliğinde müthiş bir yürüyüş, artık sadece hafızalarda kaldı.

2- Yayla raconu: her bir mahalle-oba kendi yerinde, uzak mesafelerle yerleşir, o küçücük taştan evlerde doğal bir hayar, günün rutini, hayvan bakımı, süt üretimi.

3- Yaylamızın fiziki tanımı. Ah sadece Boncuklu pınarı başlı başına bir entri konusu olabilir. Gerçi belki Boncuklu’nun sırlarını internette paylaşmam, zaten pınarımız betonlarla rezil edilmiş, iyice yağmalansın istemem.

Aşağıda bir görüntü:

2007-DSC00448

Yollarımız da Birazcık Daha İyi Olsa

Köyümüzün resimlerini bu siteye henüz koymadım ama, üşenmeyip koyduğumda da göreceksiniz ki, ben “köyüm” diye sevsem de öyle de bir güzelliği yok. Hatta geçenlerde bir köylümüzün çektiği güz resimlerini gördüm de eski sümer-hitit yerleşim kalıntıları gibi sarı-kahverengi tonlarda bir doğa ve bina yığını gibi görünüyor. Neyse ki baharda güzel yeşili var ve dere boyunca  kavak-söğüt-elma ağaçları var da biraz kurtarıyor. Gerçi biz ailecek en çok bu yeşil yerleri değil, harman yerini seviyoruz; dikenler, otlar ve kayalarla dolu bir bozkır. Resimleri aşağıda.

harman yerinden1

harman yeri2

Köyümüz ana ulaşım yollarına yakın ve şoseye kadar güzel yolu da var. Ama, -normal tabii- ama köyün içi otomobile uygun değil.  Köyde evler eski sisteme göre yerleştiği, binalar yenilenirken de sıkışık bitişik yerleri değişmediği için köyün içinden geçerek arabayla bizim-dedemin evine ulaşmak imkansız gibi bir şey. Bu da insanı biraz soğutuyor köye gitmekten.

Yün Döngüsü

Köyde eskiden öyle bir hayat vardı ki, adaya düşen Robinson gibi hemen her kullanılan veya yenilen şeyin üretimi bizzat yapılırdı.

Yünün kilime dönüşmesi, yaz ortalarında koyunların kırkılmasıyla başlardı. İnternette bir site, bu süreci gayet güzel aşamalı şekilleriyle tarif etmiş, ben o yüzden ayrıntısına girmeden link vereceğim:  http://www.odekkoyu.org.tr/Koyun_Kirkma.htm

(Bu link Ödek köyünün web sayfasından. Sağolsunlar siteye köyün dünya küresi üzerindeki yerini işaretlemişler ama yine de hangi ile bağlı olduğunu anlayamadım. Sivas gibi görünüyor.)

Koyunlar, kırklık denen iri yarı makaslarla genellikle yaylada kırkılırdı. Yünler, yıkanmak üzere tehliz denen naylon çuvallar içinde köyün kışlak yerine indirilirdi. (Annem, bazen yaylada da yün yıkandığını söyledi). Köye dönüldüğünde, köyün düzlük yerinden akan çayın sakin sularında, sığ yerlerde bu yünler tahta tokaçlarla taşlar üzerinde vura vura yıkanır, kirlerinden arındırılırdı. Kurutmak için taşlara serilirdi.

Bir sonraki aşama, yünlerin yün tarağında taranmasıydı  (bilenler bilir, bilmeyenler yün tarağı yazıp google resimlerde bulabilir, kısaca, ütü masası tablasına benzer bir tahta, bir ucunda sık demir çubuklar çakılı).

Buradan çıkan yünler pamuk şekeri kıvamında yumuşak olurlardı. Daha sonra da bu ipler kirmenlerle eğrilip hakiki bildiğimiz ipe dönüşürdü. Yumak şeklindeki ipler, orlon saran kadınların yaptığı gibi gevşek gevşek sarılırdı bazen, buna da kelep deniyordu galiba. Yünler, boyanmak için kelep haline getirilirdi bildiğim kadarıyla. Yünler, kazanlar içinde, doğal kök boyaları içinde kaynatılarak boyanırdı. Sütleğen bitkisi ile kahverengi-saz rengi verilirdi. Birkaç renk ise doğadan bulunmaz, gelen satıcılardan alınırmış.

Kilim, artık tarla işleri bitince sonbahardan itibaren dokunurdu genelde. Istar ve kırklık kelimelerini söyleyeceğim bir tek, kilim dokumanın ayrıntılarını bilmiyorum.

Aşağıdaki görüntü bizim eskimiş kilimlerden biri, artık kullanmıyoruz, motifleri zengin diye resmini koydum. Evde bundan çok daha güzel kilimlerimiz var. Tabii ki: onların resmi yok.

kilim

Çomçalı Gelin

Bizim köyde Hıdrellez geleneği yoktur, bilinmez. Aydek geçen gün, arkadaşlarından sorarak öğrendiği yöntemlere uygun olarak yeğenlerimizin 5 Mayıs gecesinde kağıtlara neyin resmini çizebileceğine dair yorum yapıyordu. Bilmediğim bir usulün içinde bunalınca çareyi konuyu kapatmakta buldum: “Bana ne kardeşim, ben ne anlarım Hıdrellez’den? Ben Çomçalı Gelin bilirim. Eğer kapıma gelirsen bulgurunu veririm”.

Çomçalı Gelin geleneğini de çok iyi bilmiyorum. Sanırım oldukça küçükken, normalde köyde olmamam gereken bir bahar ayında demek ki, yapıldığını hatırlıyorum. İnanılmaz, adeta grotesk (ne kelimeler de bilirim ben) bir tiyatro gösterisi gibiydi. Üç boyutlu.

Öncelikle çomça: tahtadan yapılan kocaman kepçe. Tahta kaşıklar gibi oval değildir, içi oyuk yarım küre biçimindedir.

Köyün kızları, bu çomçanın dışbükey yüzünü bir kafa gibi dışa çevirip, tülbentlerle vs. başörtüsü sarar, çomçayı bir oyuncak bebeğe benzetirler. Sonra da ellerinde çomçalı gelinleri ile kapı kapı doşalıp, yağ bulgur vs isterler. Halloween de biraz böyle bir şey aslında, tabii o sonbaharda.

Çomçalı gelinin bir de tekerleme şeklinde ezgisi olan türküsü vardır.

Babama-anneme, bizde niye hıdrellezin bilinmediğini sorduğumda, biraz düşünüp aslında çomçalı gelinin de aşağı yukarı hıdrellez tarihine denk geldiğini söylediler. Yine de çomçalı gelinin, yurdun her yöresinde farklı ritüellerle kutlanan hıdrellezin bir çeşitlemesi olduğunu sanmıyorum.  Farklı bir mite dayalı olmalı.

Koyun Enleri

Takip ettiğim web günlüklerine bakınca bir blogun iki özellik taşıması gerektiğini görüyorum: 1-Blog, okuyucusuna okumaya değer bir şeyler (bilgi-eğlence) vermeli. 2- Bloga, en fazla iki üç gün içinde yazı girilerek güncellenmeli. Ben, 1 numaralı koşulu sağlayamadığım için, 2 numaralı koşula da uymam gerekmiyor. Esasen, köyüm için bir blog yapsam da, ben bir kentte yaşıyorum. Hayatın akışı içinde, ancak “köy”le ilgili şeyler birikince buraya yazı girebiliyorum. 

Kısaca; 3 ay sonra tekrar döndüm. Boş vakitlerimde de çalışmamı gerektiren bir çalışmayla meşguldüm. Bu çalışma bloguma engel oldu ama travian’da köylerimle ilgilenmemi engellemedi tabii.

Bugün iki ufak köysel konudan bahsedeceğim;

- Derin kökler kıvamında bir bilgi: Köylerde, ailelerin hayvan sürülerinin birbirine karışmaması için kulakları kesilip biçilerek bir takım işaretler konur. “En” adı verilen bu işaretler, esas olarak koyun-keçi gibi küçükbaş hayvanlara uygulanır. İnekler zaten, tipleri nedeniyle kolaylıkla birbirinden ayırdedildiğinden onlara yapılmaz. 

Bizim ailenin enini, Melek Halamdan aldığım bilgilere dayanarak tarif ediyorum: Sağ kulağının ucu kesik, arkası oyuk; sol kulağı dilik. (O zamanlar hayvan hakları yokmuş sanırsam).

Resmini de çizebilirsem eklerim. Biliyorsunuz, buralara nice resimler eklemem gerekirdi, tutulmamış sözler verdim. Makinem yok, cep telefonumla çekiyorum da, pek güzel resimler yok elimde ne yapayım.

-İkinci konu dilbilimi alanında. Bugün ablam hatırlattı. Bizim köylülerin çokça kullandığı “vacibi” sıfatı-kelimesi vardır. Aslını bilmiyorum. Kelime arapça kökenli gibi geliyor kulağa.  Her neyse bu kelime “fesat, kötü düşünceli” anlamında kullanılır. Annem ve ablam aynı zamanda “şakacı, oyuncu” anlamına da gelebileceğini söyledi.  TDK’nın derleme sözlüğünde bulamadım da unutulmasın diye buraya kaydediyorum. Hiç de sevmediğim bir kelimedir aslında, kullanılmasından da hoşlanmam, kullanıldığı kişilerden de…

Eski girdilere resim ekleyeceğim biraz, izninizle.

Geçmiş Zaman Metaları

Meta derken, ticaret malı anlamındaki kelimeyi kastediyorum ama bu yazıda bahsedeceğim madde ve malzemeler tam tersine pek de ticaret konusu  olmayan ama günlük yaşamda kullanılan maddeler, mamuller.

70′li yıllardaki köy hayatı artık tarih öncesi gibi -ki esasen adeta 20 nci yüzyıla kadar geç kalarak uzamış bir ortaçağ minyatür yaşamı gibiydi- görünüyor artık, elbette günlük hayatın akışındaki küçük ayrıntılar açısından da söylüyorum bunu. Kısaca anlatmaya çalışayım, bu küçük ayrıntıları:

1-Saçları yıkamak için kil kullanılırdı. Aslında saç sabunla yıkanırdı, durularken de kil dökülürdü, pekala da yumuşacık yapardı. Kil yakınlardaki Halevik köyünden getirtilirdi. Yani hiç de meta değildi. Bunu anneme bir soracağım ama, zaten o köyden buraya göç yaparak yerleşildiği için akrabalardan istenilirdi diye hatırlıyorum. Nitekim saçları ile bir sorunu olan ve her türlü şampuan, saç kreminden sonra geçenlerde alternatif yöntemlere geçip turp suyunu denemeye başlayan cici ve genç yeğenime annem kil tavsiye etti, “Ben senin için Sultan’dan isterim, hemen gönderirler” dedi. Sultan, bir başka köye göçen bir akraba grubumuzun ikiz çocuklarından biriymiş, ben bildim bileli de Halevik’te evlidir, kendisini hiç görmedim ama kısmetmiş, blogumda yazıyorum.

2- Bunu herkes unutmuş gibi, o zamanlar köyde bilinen ilk deterjan mintakstı, bir de fay vardı, şimdiki cif deterjanların toz muadili. Yalnız ben, fayın belli belirsiz köye girmeye başladığı zamanlarda “kösre” kullanıldığını çok net hatırlıyorum. Kösre; yumuşak, ufalanabilen kahverengi-sarı görünümlü, güneşte parlayan bir taş türüdür. Halen de civar dağ yollarında kösre taşı görebiliyorum. Bir çeşit silisli kayaç sanırım. Bu taş, öncelikle bıçak-tırpan-orak bilemekte (keskinleştirmekte, artık bunu bile bilmeyebilirsiniz, demin Acun, Hekim’in Afganistandan gelen kızkardeşi için Türkçe bilmiyor dedi de, kadın aleni Türkçenin bir lehçesini konuşuyordu oysa)  kullanılırdı. İyice yumuşak olanlarını, köyün küçük kızları yaylada toplu halde oturarak, taşlarla ezerek ufalar, toz haline getirir , kumaş torbalara koyarlardı. İşte bu kösre tozu, yağlı, süt kaynatılmış kazanları, kapları yıkamakta-ovmakta kullanılırdı. Size şunu garanti edebilirim. Çok yaşlı değilim ben ama bunu köylüler bile hatırlamıyor olabilir. 

3- Tarhana.  Bir takım insanlar “ah, süper, canım tarhana, onun yeri başkadır, anadolunun has çorbasıdır” filan diye konuşurlar. Sonra anlarım ki onların tarhanası domatesli, toz şeklinde hiç kusura bakmasınlar acayip bir şey. 

Bizim tarhanamız şöyle yapılır: Yayla mevsimi gelince, yoğurtlar koyun derisinden bir çeşit torba içinde günden güne eklenerek biriktirilir. Bu yoğurdun giderek koyu, ekşi bir kıvamı olur ki buna bilindiği gibi “katık” denir. Sonra yayladan inilir. Bu sırada katık biriktirilmeye devam edilirken buğdaylar da biçilir. Bu buğdaylar değirmende (söylememe gerek var mı, masal gibi bir su değirmeniydi yahu) “döğme-dövme?” adı verilen tombik buğday tanelerine dönüşür. Sonra o büyük gün geldiğinde, evin önünde yanyana 4-5 ateş yakılır, her birinin üstüne evdeki kazanlar yetmeyeceği için temiz bilinen komşulardan alınan kazanlar da eklenerek sayıları tamamlanan kazanlar oturtulur. Bunlarda kaynayan suya döğme atılır ve de kaynatılır. Kaynayan döğmeler lapa kıvamında devasa bakır leğenlere -ki bunlara da bizimkiler “teşt” derlerdi- dökülür. Sonra da üstüne katık eklenerek yoğrulup, kazanların içinde bir kaç gün bekledikten sonra iki avucu kaplayacak büyüklükte toplar halinde şekil verilirdi. Bu sırada, evin erkeklerinin tarladaki buğdayın en temiz, otsuz, dikensiz kısmından ayırdığı sarı ve kuru buğday sapları güvenilir (köpek vs hayvanların ulaşmaması için yüksekçe olması şarttı ) bir kerpiç dama  serilirdi. Bu topaçlar hanımlar tarafından sol elde tutulur, sağ elle hafif bir yaş tarhana tabakası alınıp el ayasının verdiği şekille buğday saplarına serilirdi. 3-4 gün içinde kuruması gereken tarhanaları beklemek için geceleri dama yatak serilir, soğuğa rağmen gökyüzündeki yıldızlar seyredilerek mutlu bir şekilde uyunulurdu.  Bu arada yağmur yağarsa telaş içinde temiz naylon bezlerle tarhanaların üzeri örtülürdü. Ama zaten buğday hasadı-değirmen mevsimi Ağustos ayında olduğundan bu çok küçük bir risk olurdu.

Siteye resim koyuyorum ama sadece fikir vermek için: çuvalın dibinde ezilmiş küçük tarhanaları üstelik de cep telefonumla çektim. Daha iyi görsel ile değiştirmeyi umuyorum. Söylememe gerek var mı: bu pişmemiş hali. 

2dsc014531

 

 

Sanırım, Maraş tarhanası malzeme olarak bizim köyünkine yakın. ama şekilleri farklı elbette.

İşte bu tarhanayı istiyorum ki köylülerimiz internetten satsalar. Sipariş versek onlar gönderseler. Yok, yine ziyaretlerine gideriz de, çuvallarla yolculuk zor oluyor. Mümkün olsa fedik de satsalar diyeceğim ama sıcak sıcak yenmesi gerektiğinden, mümkün değil. Fediği de başka zaman tarif ederim artık. 

4- Gaz lambaları duruyor hala neyse ki, biz küçükken bir de “idara” denen muhtemelen idare etmek anlamından gelen lambalar vardı. Bunlar, siyah, demirden küçük, koni kesitli gaz hazneleriydi. Dedem ahıra giderken hep onu kullanırdı. 

5- Bu da başka yörelerin yerel pazar yerlerinde görebildiğim, herkesin de bildiği bir şey ama yine de bahsetmeliyim: 40 dişli ince tarak (?bu isimden emin değilim, sorar, düzeltirim yanlışsa) . Bir tarafı ince dişli, bir tarafı kalın dişli olurdu. Babaannem kullanırdı. Ben çocukken sevmezdim, canımı acıtırdı ama şimdi doğaya dönüyoruz ya, onların da belki bir üstünlüğü vardır.

6- Acaba köy bakkallarında satılan (bizim köyün gelmiş geçmiş en ünlü bakkalı Emiş Hala’dır, dükkanı onun kocası Yetim Ali açmıştı -tabii yaklaşık 20 yıldır köyde bakkal filan yok-), horoz resimli aynalar, düdükler, ağyağ denilen kremler, kutular içinde bifa ve oylum bisküvileri, şeker sucukları, kınalı şekerler de (pembe beyaz çizgili olurdu bunlar) bu başlık altına uygun düşer mi? (bu malzemelerin bir kısmı ağabeyimin hafızasından ödünç alınma, ağyağ örneğin benim hatırlamadığım bir nesne).

Hatırladıkça devam ederim. Mutlu yıllar dileğiyle.

İnsanlar

Ben blogumda yukarı perdeden genellemelerle gidiyorum, tarihten bir şeyler araştırmaya çalışıyorum ama, bloga ilk başladığımda, “yazacak bir şey bulamazsam, insanları ve anıları yazarım” diye düşünmüştüm. O zamanlar bir çeşit köy muhtarı zihniyetinde imişim demek ki. Geçenlerde Çankırı Orta’nın bir köyünden olan bir arkadaşımın köylerinin web sayfasını gördüm de, vallahi koca koca firmaların web sayfalarında o derinliği bulmak mümkün değil. 

Dün eve başsağlığına gelen misafirlerimiz nedeniyle annemle babam eskiyi andılar: Rahmetli Fakı Dayı’nın ve İbiş Emmi’nin (ikisi kardeş, neden birine dayı, birine emmi derdik ki acaba?) adları anıldı. Gerçekten de özellikle Fakı dayı, bizim mahalle komşumuz olduğu gibi, köyde de en sevdiğimiz insanlardan biriydi. Bizlere (tabii asıl Dedemleri, Babamları kastediyorum) her zaman iyi niyetli, sevecen bir yaklaşımı vardı. Kişilik olarak da çok temiz dürüst bir insandı. Onları iyi duygularla anıyoruz, bir devrin geçtiğini de görerek…

Bizim köylüler yani bizler avşarlarız.  Ben tabii etnik kısmıyla ilgilenmiyorum, kültürel yönüyle ilgileniyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, olasılıkla önemli bir kısmı Orta Asya’dan gelen özgün bir kelime dağarcığı beni büyülüyor. Davranış, inanış, toplumsal kodlara ilişkin olarak halkbilimsel yönden şimdilik fazla bir belirleme yapamıyorum. 

Bir de, Avşarlar üzerinden tarihe ilişkin bilgilerimizin zayıflığını görebiliyorum. Ben bu zayıflığı köyümüzün roma kalıntılarında da görmüştüm, köyümün türkmen insanlarının geçmişinde de görüyorum. Bir kaç yüzyıllık geçmişi biliyoruz tabii, ama öncesinde, asya-ortadoğu-anadolu coğrafyasındaki yüzlerce yıllık politik çalkalanma içinde neler yaşanmış, tam olarak hangi göç yolları izlenmiş, bunları merak ediyorum. Gerçi dar anlamda bizimkiler at üstünde koşturma işini bayağı ciddiye almış olmalılar ki, hangi çalkantılara karışırlarsa karışsınlar gelip buraya yerleşene kadar pek bir şeyi üstlerine alınmamış da olabilirler. 

Bilinen şeyler ama özetleyebilirm: Avşar kelimesi, en eski kaynak olarak Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ü Lügat-it Türk isimli sözlüğünde geçiyormuş. Burada, Oğuz efsanesinden bahisle Oğuz Kağan’ın iki grup çocuğundan bahsediliyor. Üçoklar, Bozoklar. Her grupta dörder oğul var, toplamda 24 Oğuz boyu.  Avşar, efsaneye göre Bozoklardan Yıldızhan’ın oğlu olmuş oluyor. Kendine özgü damgası, totem hayvanları da var. Bunlar benim konum değil.

Bu ara, böyle yerel konular araştırdığımdan, bu konulara bir de dışardan bakmayı deniyorum. O yüzden bir de ingilizce arama yapmak istedim. Kaşgarlı Mahmut: Mahmud Kashkari’den yola çıkarak. Bu yıl, 2008, bininci doğum gününe denk geliyormuş. kasgarlimahmud.org sitesine pek güzel logolar koymuşlar. Bir tanesini buraya ekliyorum, eseri 1000 yıldır kalan ve varlığını sürdüren bir düşünüre saygıda kusur etmemek gerekir. (Resmin çağrıştırdığı tarzla ilgili çekincelerim var ama, bu çekinceyi aşmak için kendimi zorladım). Bu sitede, divan-ü lügat-it türk’ün son kopyasının nasıl 1900′larda bulunup da basıldığı heyecan ve coşkuyla anlatılıyor. Bu da benim hep merakımı çekmiştir. Aristo örneğin, MÖ 300′lerde yazmış, öğrencileri kopyalayarak nesilden nesile çoğaltmış ama bir eserin ne olursa olsun bu şekilde binlerce yıl sonrasına ulaşabilmesinin öyküsü de benim için ilgi çekici (aslında bayağı bir kafayı takmıştım bir ara).

kasgarli_mahmud10001

 

İnternette bu konuların ne şekilde yer aldığına bakarken, bir kısmı da wikipedia olmak üzere Oğuzlarla ilgili maddelere denk geldim. (Bunlardan birinde oğuz yemeklerinden biri olarak “toyga”dan bahsediliyor. Biz ona “toga” der, “toğga” diye okuruz. Yoğurtlu, döğmeli süper ötesi, taptaze tarhanayı andıran bir çorbadır. İşte bu hoşuma gidiyor: Dediğim makalenin tamamı, orta asya civarlarındaki türkik kabileler dikkate alarak yazılmış, birazdan şikayet edeceğim gibi anadoludaki oğuz varlığı henüz ingilizce sitelere girememiş ama, işte babaannenizin yaptığı en sevdiğiniz çorbanın isminin geçtiğini görebiliyorsunuz. Hoşluk şu, toga-toğga çorbasının ismini ben şimdiye kadar bizim dışımızda bu memlekette kimsede de duymadım. “Toğga connection”. Abartıyorum belki ama bu durum bana ejderha akrabalarından haber alan Tehanuymuşum duygusu uyandırdı.  Yok, abartmıyorum, duygularımı, garipliğimi, yalnızlığımı bu benzetme iyi anlatıyor. Çünkü bizim burada bir bakıma yüzümüz yaralı…).

Bu sitelerde avşar-afşar linkine tıklayınca karşıma sürekli iran afşarları çıkıyor. İranlılar,  bilgilerini ve hatta kültürel ve ideolojik hegemonyalarını adeta empoze etmek için interneti ciddi bir şekilde kullanıyorlar gördüğüm kadarıyla. Yani artık Selçukluları dahi kendi tarihlerinin bir parçası olarak görüp -burası coğrafi yönden anlayışla karşılanabilir- bir de persleştiklerini de iddia ediyorlar wikipedia’nın seljuks maddesinde. Dehşetli tartışmalar yaşanıyor. 

İran’da avşarlar var, evet, hala göçebelermiş hatta, zaten Nadir Şah’ın da orada 17.yy’da (?) egemenlik kurduğu avşarlara ilişkin tarihçenin en iyi bilinen yönlerinden biri ama, ingilizce sitelere bakınca avşarların sadece iran’da yaşadıkları düşünülebilir. Oysa, avşarlar tam tersine bugünkü Türkiye halkının da nüfus olarak önemli bileşenlerinden birini oluşturmuş. Muhtemelen nüfus olarak mutlak anlamda anadoludaki sayı irandakinden kalabalıktır.  Tabii, burada sayılara girmek çok anlamlı değil, genel bir kültürel eklemlenme içinde kaynaşmışlar buralarda sonuçta, anadolu halkını oluşturmuşlar.

Bu yazıyı burada bırakıyorum, kültürel ve tarih araştırması çerçevesinin dışına çıkıp etnik bir kaygı içindeymişim gibi algılanma riskinden ciddi olarak rahatsızlık duyuyorum. Ama elbette, bazen bu konular üzerinden de devam edeceğim ileride.

Kurucu atalarımız

 

Köyü ilk kuran aileler, köye ilk yerleşim sırasına göre şunlardır:

1. Kör Ömer

2. Çürük Halil

3. Kel Hasan: Çimeli obası diye bilinir. Günümüzde Kılıç soyadını taşırlar.

4. Karaoğlan: Günümüzde Karakaya soyadını taşırlar.

5. Murtçu Halil: Elibazlı (Alıbazlı) obasından. Günümüzde Murt soyadını taşırlar.

6. İbiş: Elibazlı obasından. Günümüzde Göktaş soyadını taşırlar.

7. Setter Mustafa: Setterli obasından, Sezer soyadını taşırlar.

8. Hamza Kahya: Setterli obasından, Korkmaz soyadını taşırlar.

9. Haydar Ahmet: Haydarlı obasından, Bozbıyık soyadını taşırlar.

10. Çini Halil: Selimler obasından, Özdemir soyadını taşırlar. (BÜYÜK BÜYÜK DEDEM)

11. Kör Süleyman: Selimler obasından, Özdemir soyadını taşırlar.

12. Ömer: Selimler obasından, Özdemir soyadını taşırlar.

13. Topal Hamza: Çerkezli obasından, Özkan soyadını taşırlar.

14. Sarı Mehmetin t orunları Çimenli obasından Sarıcalar.

Sayılan son altı aile, önce Pınarbaşı’nın Halevik (şimdiki Çakılkaya -yine isim değişmiş, farketmedim sanmayın-) köyünde kısa bir süre kaldıktan sonra Karayurt köyüne yerleşmişlerdir. 

Bu bilgiler, babamdan alınma (“Sarız’da Düğün” kitabında da var). Daha önce bir hata yaparak Vikipedi’nin karayurt köyü başlığına yerleştirmiştim. Ama orası için gereksiz derecede ayrıntılı bir bilgi olduğunu farkedip çıkarttım. Zaten münasebetsizin biri biraz da haklı olarak bu satırların altına “köyün en akıllısı rahmetli Eyüp Emmi’ydi”. gibilerinden bir şey yazarak sulandırmıştı. Bu arada Eyüp Emmi, Türk filmlerinde görülen yeşil ucu tüylü fötr şapkalı, pembe ceketli tipik bir almancıydı. Elinde çift hoparlörlü teybiyle köyde gezerdi, sanki bu teypten “kız meyrem meyrem” türküsü çalınırmış gibi hatırlıyorum.

“Kurucu atalar” terimi Amerikayı kurup anayasal ilkeleri geliştiren ilk ekip için kullanılır, jefferson, washington, benjamin franklin filan gibi. Bizimkilerin öyle bir iddiası yok tabii. Öyle sanıyorum ki yorgun argın kendilerini zor atmışlardır bir yere.

Şundan bundan laflayayım

- Bugün gündüz aklıma bizim oralardan güzel bir deyim geldi, günlüğe de bunu yazmak için girdim, keşke ne olduğunu unutmasaydım…

- Köyümüzden olmasa da bizim memleket taraflarından havadisler çok oldu bu ay. 2 düğün, 1 cenaze ve bir de ayrıntılarını yazmasam daha iyi olacak, ingiliz usulü bir asaletle kapatmak için diyelim bir “adventure” havadisi geldi köyden. Cenaze çok yakınımız, ayrıntılarına girmeyeceğim yine. 

- Dün işyerinde birileriyle ciddi bir şekilde mevzuat inceleyerek bir konuyu araştırırken, aklıma bir yöntem gelince yüksek sesle “ulaan, neden önce bu kanuna bakmadık ki?” demişim. Ne dediğimi farkedince utandım. Ama, rahmetli dedemin de bu kelimeyi bir hitap olarak değil de daha çok “vay canına, neden olmasın” tonlamalarıyla adeta bir “parlak fikir” efektiyle yanıp sönen ampul kıvamında kullandığını hatırlıyorum da esasen şimdi de bana yakışmıştır muhakkak.

- Sarız ilçemizin eski adı da (Köyyeri’nden önceki adı) sanırım “Coduzabala” imiş. İlginç, burada daha önce aktardığım yer adlarından biraz farklı bir ad. Bunlar belki sıfat niteliği de taşıyorlar, keşke biraz bu dillerden de anlasaymışım.

-Ben buraya rahat rahat canımızın içi köylerimizin, ilçelerimizin Roma-Bizans dönemi adlarını yazıyorum. Bu arada da biliyorsunuz Kayserililer belgesel için kaleye takılan Haçlı bayrağını indirmişler. Bunu başkaları da önerdi gerçi ama, hızlarını alamamışken şehirlerinin de adını değiştirselermiş. 

-Bu arada da biliyorsunuz, bütün köylerimizin yerel ve gerçek isimleri adeta çılgınca bir hırsla değiştiriliyor. Bu konuda oksimoron sözcüğünü de kullanarak ilk entrilerimden birinde güzel bir espri de yapmıştım, bulun okuyun öneririm. Kastım daha antik roma isimleri değil, toplumun doğal gelişme süreci içinde elbette olur bunlar da, şimdi güzelim türkçe köy adları dahi değiştiriliyor. Annemlerin köyünün yeni adı :YEŞİLKENT. Neyse ki kazandıkları bir ödül var: ***En “bayağı” yenilenmiş köy adı*** yarışmasının birincisi oldular :) . ÜSTELİK YEŞİL BİR YER BİLE DEĞİL! Ne desem bilmem ki… 

-Acaba yer adlarından böyle bir komplekse kapılmak nasıl bir ideolojiyle açıklanabilir? Ben böyle körlükleri Marksist felsefe eksiğiyle açıklayabiliyorum. İnsanların her türlü ırk, cins, dil ve dinde eşit olduklarını kabul edip (bunun yukarıda anlattığım konuyla büyük ilgisi var, işgalci-soykırımcı olarak suçlanan kendi ulusuna da hakettiği sevgiyle sahip çıkmayı gerektirir ki bu kısmına yalızade paşazade ikinci cumhuriyetçilerimiz gelemediler), bununla birlikte, toplumların göçler, savaşlar, kavgalar yaşayarak oradan oraya sürüklendiklerini tarihin yansız bir gerçeği olarak gördükten sonra “herşey teferruattan ibarettir” gibi geliyor bana. Ben ne köyümün eski bir roma yerleşim yeri olmasını kompleks yaparım, ne de “vay buralara geldik sonradan yerleştik” diye bunalıma girerim. 

-Bu kadar şikayetin üstüne şunu da belirteyim ki bizim köyün adını beğeniyorum, hiç bir şikayetim yok.

-Geçen hafta Batı Karadeniz tarafında bir yolculuk yaptık. Ne büyüleyici yeşillik, ormanlar. “Vay be bizim oralar da memleket mi?” diye evsahiplerine içten övgülerimi sıraladım. Bir yandan da, içimden bir ses beni çekiştiriyor “itiraf et, sen sizin oraların çakır dikenini, kayalarını, çalılarını, kevenlerini daha çok seviyorsun” diyordu. 

-Google Earth’de bir şey arıyordum, Tahtalı dağlarının oralarda Mirza Ağa diye bir köy gördüm. O civarda daha önce hiç böyle bir köy adı duymadığımı düşünerek işime devam edecektim ki buranın bildiğimiz “İmirza” (son adı “ağa” sesi kıvamında uzatmak gerekiyor) köyü olduğunu farkettim. Pek hoş. Bizim orada bir “a daş alağı” köyü var dı ki ilk a hecesini yine uzun okumak gerekir, “ak taş alağı” anlamına gelirdi. Buranın adını da değiştirdiler mi bilmiyorum. Her iki köyü de görmedim. Gondor ile Rohan gibi,  gitmiş kadar da duydum.

- Abim, yazarı takma isim kullanmış “Türkmen Aşiretleri” adlı bir kitap bulmuş getirdi. Orjinali de Türkçe ama arapça harflerle yazılmış, latince harflere ilk kez aktarılmış oluyor. Bu kitapta ilginç ve rahatsız edici şeyler vardı. İlginç olanları belki buraya da aktarırım. 

-Herkesi saygıyla selamlarım.

Bizim Köyün Sarı Otları


Bu Karakilise konusunu çözmeden ilerlemeyeceğimden resimlerle zaman geçirmeliyiz. Yukarıda da sarı uçuşan otlarımızın resmi. 

İleride bir zaman, yıllar öncesinden Dedemle birlikte kağnıyla ekin taşırkenki resimlerimizi de koyacağım buralara. Artık köyde kağnı kalmadı, bir hatıra olsun…

Şimdi bayram molası.

Günlük yazmada püf noktası, ne olursa olsun düzenli olarak belli saatleri günlüğe ayırmakmış. Bugün, yine mola niyetine köyümüzde nisan ayında açan morlu beyazlı çiçeklerin resmini koyuyorum, resmi Haydarlıların harman yerinde çekmiştik. Çiçeklerin adını bilmiyorum.

Bu arada; bilginiz olsun, iyice ilerleyip de yazacak konu bulmayınca bitki örtüsünü, çalıları ve çiçekleri de inceleyeceğim. Her bişeyi bilen google’a “karamık, çiriş” yazıp da bir şey bulamamak nasıl bir duygudur biliyorum ben.  Sabırla bekleyin hepsine sıra gelecek.

Şunu da Belirtmeliyim ki;

Daha önceki bir yazımda hızımı alamamış, “anadolu hala bir roma yurdu” demiştim vurgulayarak.

Bu cümleyi kurmama neden olan şey, birazcık tarih araştırmaya kalktığımızda hemen karşımıza bir roma dönemi ismi, yolu ve bilgisinin gelmesi idi. Bir de tabii arka planda; Osmanlı’nın Anadoluyu adeta kör bir nokta gibi atlaması bilgisi var. Bu anlamda Selçukluların bile Anadoluya daha fazla damgasını vurduğu genelde kabul edilen bir gerçek. Bunu özellikle Kayseri civarında gözlemlemek çok kolay: Okul sıralarında size 1299′da kurulan şanlı imparatorluk anlatılırken, okuldan çıkıp evinize giderken karşınızda tüm güzelliğiyle Sahabiye Medresesini görürsünüz, ilerler kafanızı sağa çevirirsiniz Emir Ali Kümbeti (aklımda kaldığına göre yazıyorum), biraz daha ilerde Döner kümbet. Kent meydanında Hunat Hatun külliyesi, biraz ileride Gevher Nesibe Hatun şifahanesi medresesi. Hepsi de gündelik hayatın içine sızmış zarif  Selçuklu eserleridir. Bildiğim kadarıyla Osmanlı dönemine ait bir tek Mimar Sinan yapımı cami var, Mimar Sinan’ın da nereli olduğunu belirtmeye gerek yok herhalde, o kadar da olsun değil mi. 

Biraz ilerleyip bizim ilçelere doğru çıkınca artık hiç bir mamur eser görünmez olur. Bir yandan da körükörüne itham etmek istemiyorum koca imparatorluğu. Zaten oralara imparatorluğun son yüzyılında yerleşildi. Ama işte ne olursa olsun bir ihmal, daha kötüsü bir “hiç görmeme” durumu var, başka kaynaklardan da okuduğum kadarıyla. Ama işte, nedeni ne olursa olsun, oralarda tarihi biraz kurcalayınca karşımıza yine roma çıkıyor.

Esas konuya dönecek olursam. Sık sık kendisinden alıntı yaptığım coğrafyacı Ramsay, esasen benim fikrime katılmıyor. Biyografisine ilişkin bir web sayfasında şöyle bir alıntıya yer verilmiş (İnatla türkçeye çevirmiyorum, amaan kim okuyacak ki buraları sanki.): (http://webminister.com/ramsay/rbi002.shtml) 

The idea of this great struggle was a formative principle which moulded the gradual development of the Iliad, and gave the tone to Herodotus’s epic history. We can trace its main features from that time onwards. Greece and Persia were the representative antagonists for two centuries. Then the conquests of Alexander, organized and consolidated later by the genius of Rome, made the European spirit apparently victorious for many centuries. But the conquest was not real. Romans governed Asia Minor because, with their marvellous governing talent, they knew how to adapt their administration to the people of the plateau. It is true that the great cities put on a western appearance, and took Latin or Greek names; Latin and Greek were the languages of government, of the educated classes, and of polite society. Only this superficial aspect is attested in literature and in ordinary history, and when I began to travel the thought never occurred to me that there was any other. The conviction has gradually forced itself on me that the real state of the country was very different. Greek was not the popular language of the plateau even in the third century after Christ: the mass of people spoke Lycaonian, and Galatian, and Phrygian, although those who wrote books wrote Greek, and those who governed spoke Latin. The people continued to believe in their own religion, their gods were identified by educated persons with the gods of Greece and Rome, and called by Greek names; but they had none of the Greek or Roman character, they were Asiatic deities. Christianity conquered the land, and succeeded in doing what Greece and Rome had never done: it imposed its language on the people. But the Christianity of Phrygia was never like the Christianity of Europe….

The foundation of Constantinople was a sign that the West had not really conquered Asia Minor.

Bunlar esasen benim sevmediğim, doğu-batı karşılaştırması minvali üzere laflar. Benim kafamda çok da bir ışık parlatacak yorumlar da değil bunlar. Ama şu önemli: Anadolu, kim yönetirse yönetsin kendi bildiğini okumuş diyor. Bu doğruysa ki, elbette doğrudur, her yol biraz daha geriye hititlere çıkmalı.  Ama ben o yola çıkacak değilim. Bu tarihi işlerle ancak ve ancak köyümün eski adını çözümleyebileceğim noktaya kadar ilgilenecek, sonra ilk fırsatta aynı derecede belirsiz bir tarihin peşinde Sri Derya kıyılarına, Oğuzlara döneceğim.

Narnia masal serisini okuyanlar bilir (yani hemen hiç kimse bilmez diyebiliriz), orada Bastıbacak isimli ufacık bir fare, pek şövalye ruhludur ve gerektiğinde bacak kadar boyuna bakmadan herkese meydan okur.

Olay şu: Bu blogun pek de kimseyi ilgilendirmeyeceği gayet açık (vallahi öz kardeşlerim bile zorlamamla şöyle bir bakıyor. Pek okumuyorlar ama gözattıkları kadarıyla çok da beğeniyorlar). Bu yüzden geçenlerde 20-30 ziyaretçi çektiğimi öğrenince şaşırdım. Ama benim siteme, hangi kelimeler aranınca ulaşılmış biliyor musunuz: Şar, Sarız, Define.

İşte burada Bastıbacak gibi konuşuyorum: Ben oysa, bu blogda, Şar ile ilgili bilgileri özellikle üstü kapalı geçmiştim. O yöre, define avcılarının cenneti olduğu için tek kelime, tek kırıntı bilgi vermek istemiyorum onlara. Bizim köy Şar’a uzak, ama yine de oradaki tarihi eser yağmasının tiksinti verici boyutlarda olduğunu bol bol dinleyebiliyorduk yöre halkından. İşin garibi, yöre halkının, orada bir şeyler bulup (zaten yakın zamana kadar yağmur yağınca bile çıkarmış toprağın üstüne), bunları da definecilere vermeyi biraz da normal bir şey gibi algıdaıklarını zannediyorum. Sanki buğday tüccarına buğday satmaktan bir farkını göremiyorlar. Jandarmanın birini yakaladığına ilişkin bir hikayeyi ilk kez bu yaz duydum ve olayı onbeşinci elden duyduğu kadarıyla anlatan saf köylümüz de kendisinin de belki ilk kez duyduğu, olaya devletin neden karışmış olduğu kısmını tam da kavrayamaış gibi görünüyordu.

Ben, hiç huyum değil ama bir tek bu Şar civarı kalıntıları konusunda devleti hatalı buluyorum: daha doğrusu bir tek; gözümüzün önünde yok olan, çalınan, kaybolan, unutulan, Hitit, Roma, Türkmen, her türlü kadim kültür göz göre göre, son demlerini yaşarken, son ipuçlarını verirken, son çığlıklarını atarken Devletin kılını kıprdatmamasına kızıyorum. Kültür ve bu toprakların kaydı, envanteri, insanların bilinç düzeyine bırakılamayacak kadar önemli değil mi? Devlet ve yasalar biraz da öğretmen değil mi? Cumhuriyetin ilk yıllarında bir aydınlanma ruhuyla anadolu keşfedilmeye başlanmışken şimdi niçin bu hale geldik.

Bu nedenle blogumun etiketlerinden (tag), define sözcüğünü çekmeye eğilimli olduğu anlaşılan “şar” sözcüğünü çıkardım.

Dünkü minval üzere internette dolaşırken Pınarbaşı’lı Kenan Çoban’ın web sayfasına rastladım.

http://site.mynet.com/kenancoban68/KENANCOBAN/id1.htm

Web sayfasında yer verdiği bilgiler; esas olarak, Ariarathia tarihi adını taşıyan kentin Pınarbaşı olduğu, buranın sonra Zamantı-Tsamandos olarak da adlandırıldığı (eğer öyleyse, dün özetlediğim güzergahta ufak bir hata olmuş olabilir), burasının Kapadokya’nın başkenti olduğu şeklinde ve inandırıcı kanıtlar da aktarmış.

Ama, elbette beni ilgilendiren kısım, sitenin bir köşesinde, bizim köyün eski adını Lapara olarak belirtilmesi ve çarpıcı bir şekilde Romen Diyojen’in Malazgirt savaşı öncesinde burada bir yaz geçirdiğini bilgisini aktarması oldu. (Bütün yollar bana, Ramsay’ın kitabını bulmak zorunda olduğumu işaret ediyor).

Ariarathia’dan devam eden iki koldan ilki kuzeye dönerek Sebastea (Sivas) şehrine ulaşıyor, diğeri ise güneydeki Lapara’ya iniyordu. Yol Ariarathia’ya varmadan ise Larissa’da iki ayrı kola ayrılıyor bu kollardan birisi Şirvan Dağı’nı aşarak doğrudan Yedi Oluk’a diğeri de gene Sarız-Yalak arasındaki Lapara (Karayurt)’ ya ulaşıyordu. Lapara şehrinin de tarihte çok zengin ve önemli bir şehir olduğunu biliyoruz. Hatta Malazgirt’te Alparslan ile savaşan ünlü Bizans İmparatoru Romanus Diogenes (Roman Diyojen şeklinde biliyoruz) 1068 yazını bu şehirde geçirmiş, sonbaharda da Kokussos (Göksun) üzerinden Suriye’ye girmişti. Bu şehirle ilgili kalıntılar da eski adı Kara Kilise olan Sarız’a bağlı Karayurt köyünde bulunuyor. Lapara’nın yerinde kurulmuş olan Karayurt köyünde eski kiliselerin kalıntıları köy evlerinin duvarlarını süslemekte. Lapara’dan sonra da gene iki kola ayrılan yolun batıya gideni Komana (Şarköy) üzerinden Sebagena (Süvegen)’ya oradan da tekrar Ceasareia (Kayseri)’ya ulaşıyordu. Lapara’dan güneye inen kol ise önce Sirica (Mollahüseyin-Kemer arası?) daha sonra da Kokussos (Göksun)’a varıyordu.

Özellikle Romen Diyojen kısmı için söylüyorum: Büyüleyici bilgiler… (Sitenin sonunda kaynak listesi de var ama, belli ki bir derleme de yapılmış bunlar arasından) Yine de takıldığım yanlar var: Bu sitenin belki de önceki verisyonlarında Lykandos adı da Karayurt köyüne atfedilmişti. Bende bulunan (dün bahsettiğim Andersen’in makalesinin ekinde bulunan) haritada Lykandos, daha çok Gürün istikametindeki bir hat üzerinde yer alıyor. Lapara ismi ise hiç işaretlenmemiş. (Kalıntıların da hele de Şar’daki gibi her evin duvarını süslediğini söyleyemem, bir iki evde duvar oluşturduğunu duydum ben sadece). 

İşte böylece, kendimce dedektiflik yapıp köy adı aramak isterken, karşıma hazır bir isim çıktı. Pınarbaşılı kardeşim alınmasın ama ben bu ismi araştırıp bir kez de, kendimce sağlama bağlamaya çalışacağım.

Bir de Kemer köyü Sirica adıyla karşıma dünden beri ikidir çıkıyor bilmem farkında mısınız? Kemer, bizim köye en yakın iki köyden biridir (diğeri Oğlakkaya) ve akrabalık ilişkileri nedeniyle olsa gerek, ilişkiler gayet sıcak ve sorunsuzdur. Ama ben Kemer köyünde tarihi bir yön olduğunu daha önce hiç duymadım. Aslında Kemer kelimesinin de, orasının doğal bir bel görüntüsü taşımasından kaynaklandığını düşünüyordum. Kocaa bir kilisesi olan bizim köyün adı geçmesin de Kemer köyünün adı niye geçsin bu kaynaklarda. (Yo, yo, yanlış anlamayın, dedim ya bizler pek severiz Kemer köyünü, sadece mantığına oturtamıyorum).

Kendim İçin Ev Ödevi: Önceki günkü ve bugünkü bilgilerden sağlıklı bir yola çıkabilecek misin, bir kurcala bakalım. Sana güveniyorum.

Bu kez, artık Ramsay’ın tanımladığı coğrafyaya yöneldim. Bu uğurda internetten ücretli makale bile indirdim. Bu konuyu açacak bir kaç makale daha var, onlar için Bilkent ya da Odtü Kütüphanesine gideceğim bir ara.

The Road-System of Eastern Asia Minor with the Evidence of Byzantine Campaigns Author(s): J. G. C. Anderson Source: The Journal of Hellenic Studies, Vol. 17, (1897), pp. 22-44 (Makalenin adındaki Bizans Kampanyaları terimi, Haçlılar öncesi Arap-Bizans savaş serilerini ifade ediyor anladığım kadarıyla, Emeviler dönemine denk geliyor olabilir).

Bu makalenin yazarı da Ramsay’ın öğrencisi ve meslektaşı, Küçük Asya yollarını o da araştırmış. Kayseri civarı coğrafyası yönünden son derece cazip ve ufuk açıcı bilgiler var aslında ama ben saplandım kaldım, karakilise aranıyorum. Bu arada belki de buluyorum ama gözden kaybediyorum.

Birazcık alıntı yapmalıyım buradan da, ingilizce yapacağım yine. Henüz okuyucum yok nasıl olsa, kendim çalıp kendim oynadığımdan dilde birlik sağlamayacağım bir süre. Arada çok az, bir iki kelimeyi sileceğim, aslının aynı sanmayınız. 

ROADS FROM CAESAREIA TO THE EAST

These are two in number:

(1) what may be called the great Eastern route by Herpa, Ariarathia, Tzamandos (Azizie), and Gurun to Melitene and the east; and

(2) the Roman road over Anti-Tauros by the Kuru Tchai pass and thence by Kokusos (Geuksun) and Arabissos (Yarpuz) to Melitene.

 

(1) The former of these two routes has been almost entirely over- looked. Yet it was at all times the great route to the east. It is  the Persian Royal road: it existed in Roman times: and it is the road to the east throughout the Byzantine period. The course of the road is as follows. From Caesareia it goes over the plain to Arasaxa (Zerezek) and after crossing the River Karmalas (Zamanti Su) proceeds by Larissa to Herpa (Yere Getchen) on the main stream of the river which it follows as far as Tzamandos (Azizie). The fortress Tzamandos which is mentioned several times during the tenth and eleventh centuries after Christ,3 is placed by Prof. Ramsay with the greatest probability beside the modern Azizie, and the name is regarded as a native Anatolian word, which survives in the modern name of the river (Zamanti).

At Azizie there is a “magnificent series of fountains which rise from the hills that fringe the Karmalas-Zamanti” and flow down into that river: and Prof. Ramsay supposes that the modem name Zamanti Su is derived from the city beside these fountains, (…)

While Tzamandos is frequently referred to in the late centuries, no mention is made of Ariarathia, which was situated at an important point in the upper Karmalas valley on the Sebasteia-Kokusos road. In order to account for this strange fact, Prof. Ramsay formerly conjectured that Tzamandos and Ariarathia were to be identified,  (…)

Tzamandos being the native name which had been preserved in popular usage and passed into official use about the ninth century of our era.5 He would now, however, modify this suggestion in view of a new piece of evidence. In an Armenian Notitia Episcopatuum (a translation of a Greek original of ca. 1200), published by Mr. Conybeare in Byz. Zft. V. p. 127, we find Tchamanton (obviously Tzamandos)6 and Ararathias “quae est in Dauthn (i.e. ‘the warm’)” given as two distinct bishoprics under Caesareia. Now Dauthn (see infra) is probably the pass leading by Kuru Tchai and Kokusos-Geuksun into Kommagene; and consequently Ariarathia should be brought lower down the Karmalas valley and located at, or very near, Herpa.

or near Gurun the road passes through Lapara-Lykandos, which Prof. Ramsay now places here and identifies with the Paulician city Lokana, mentioned in Basil’s march, 872 A.D.1 This localization is convincing and suits admirably the description of the march of Bardas Skleros in 976 (infra). The K/cXeLaopa of which Tzamandos and Lykandos are the limiting points (Const. De Adm. Imp., p. 228) will then be the pass over Godilli Dagh. Leaving Gurun, the road descends the Tokhma Su (Melas) to Taranta, Pliny’s Daranda-Dalanda, mod. Derende 2; and thence to Melitene (Malatia). Somewhere in this vicinity was the pass (a’revoXopia) Boukoulithos (o3,Vcov X10oo) mentioned by Kedr. II. p. 421.

 

Üzülmeyin, ben de tümünü okumadım. Makalenin sonundaki haritaya renkli ve güzel bir çıktı aldım yazıcıdan. Elimde o harita varken bu satırları bir daha okumam gerekecek.

Yine de kısaca:

Birinci yol, Persler zamanında vardı, Roma zamanında vardı ve Bizans zamanında varlığını korudu. Her zaman için, doğuya giden ana yol olma özelliğini taşıdı. Kayseri-Pınarbaşı-Aziziye-Gürün ve Malaya.

 

İkinci yol ise, önceki günlerde alıntı yaptığım Prof. Ramsay’ın da tarif ettiği yol. Tomarza’nın arka taraflarından Kuruçay’dan filan geçip (bizim oralarda bir de Kurudere köyü var, bir ilgisi yoktur herhalde) bir şekilde Şar’a veya Göksun’a, oradan da yine Malatya’ya ulaşan yol.

 

İşte bu paragrafta, bu sayfalarda ve bu makalede bizim köyün eski adının (yani roma-bizans karşılığı) geçiyor olabileceğini düşünüyordum ki, hiç ummadık bir yerden, Pınarbaşılı bir hemşerimin web sayfasında ilginç bilgiler olduğunu gördüm.

Çiçek Sepeti

Resim yönünden zayıfım ya, atraksiyon olsun diye cicili bicili şeyler koymaya çalışıyorum arada. Bir ara Eda Suner’in blogu vardı, ona özeniyor da olabilirim. Gerçi onun misyonu cici ve bici idi. Benim misyonum ise şimdilik tarihi olmak gibi görünüyor, ileride de trajik, folklorik ve trajikomik olacağım. Başınıza geleceklerden haberiniz olsun.

Hem de günlüğüm tarih kitabına döndü, biraz nefes alalım.

 

Eski Gönderiler »