Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Evler ve Ayrıntılar

1960′lı yılların Amerikasında reklam sektöründe geçen olayları konu edinen ünlü ve ödüllü Mad Men dizisinde aklımda kalan en çarpıcı sahne şu idi: Başroldeki reklamcı karakter, asil hanımefendi karısı ve iki çocuğu ile çayırlık bir yamaçta kırmızı kareli bir örtünün üzerinde piknik yapmışlardır. Artık kalkacakları vakit, evin hanımı piknik örtüsünün üzerindeki çöpleri çayıra silkeler ve örtüyü toplayıp arabaya ilerler. Piknik yerlerini kirli kullanma alışkanlığı olan bir toplumda yaşadığımız halde bu sahne beni pek şaşırttı. Elbette diziye özellikle konmuş bir sahne idi. 1960′lı yıllarda çevre kirliliği bilinci yoktu ve pek nezih bir amerikan ailesi çöplerini ortalığa silkeleyebilirdi. Nitekim gittiğimiz okul pikniklerini filan hatırladım da biz de aynen öyle yapardık, o zamanlar poşet de yoktu, çöpleri poşete koymak da aklımıza gelmezdi. Çünkü gerçek şuydu ki: o zaman çevre bizim çöplerden kirlenmezdi. (atıkları tolere edebilecek bir temizlik döngüsü vardı, kirlenme doğanın buna gücü yetmediğinde başlıyor demek ki).

Bu çağrışım, geçenlerde kerpiç köy evlerinde evlere ayakkabı ile girildiğini hatırladığımda aklıma geldi. Çağrışımın  çöplerle ve çevre ile ilgisi yok, sadece yaşamın belli koşullarda belli ayrıntıları içerdiği, daha sonra bu yaşam şekli değiştiğinde bu ayrıntıların da farklılaştığı ile ilgili.

Şu andaki çinko çatılı evlerin bizim köydeki üçüncü kuşak ev tipi olduğu kanısındayım. Ben küçükken tek katlı kerpiç evler vardı.  Daha eski bir ev tipi daha olduğunu şuradan tahmin ediyorum:  Haydarlı’nın çeşmesine yakın bir yerde çok yaşlı Haydar ve Medine diye bir karıkoca yaşardı, (hatta birinden birinin lakabı Keppe idi), onların evi adeta çatalhöyük, alacahöyük evlerini andıran şekilde (gitmedim oralara, belgesellerden gördüğüm kadarıyla benzetiyorum)  mağarayı andıran bir tipte idi.  Pencere bayağı yukarıda olduğu için mağaraya benzetmiş olabilirim.

Benim ikinci kuşak ev tipi dediğim, çinko kaplı evlerden bir önceki kerpiç damlı evlerde, ayakkabılar çıkarılmadan içeri girilirdi. Zaten evin içi de dışı da doğanın bir parçası idi. Evin içi tümüyle toprak zeminli olurdu. Bu evlerin girişinde “örtme” denen ince uzun hol, genelde sol tarafta “evlik” denen kocaman oda bulunurdu. Evlik evin esas yaşanılan odasıydı. Örtmenin sağ tarafında ise “oda” denilen daha küçük misafir odası bulunurdu. Bu odanın üç tarafı sedir denen tahta divanlarla çevrili olurdu.  Örtmenin arka tarafından ise ahıra giden kapı yer alırdı. Doğal olarak da evin içinde ayakkabı çıkarılmazdı. Zaten ayakkabı dediğimiz de neydi ki, naylon kadın ayakkabıları, kara lastik denen erkek ayakkabıları, öncesinde de çarık giyerlermiş.

Bunu şundan yazıyorum: Bizim köylerde artık oldukça uzun zamandır yeni çinko kaplı evlerde dış kapıdan itibaren evin içi halı kilim serili olduğundan eve girerken ayakkabı çıkarılıyor.  Benimse, köyümüzde ayakkabının çıkarılmadığı zamanların,  ibrikle s harfi şeklinde sulandıktan sonra günde defalarca süprülen doğayla bütünleşmiş o toprak zeminli tertemiz evlerdeki hayatın unutulmasına  içim razı gelmediğinden böyle bir not düşüyorum…

Gidenler -Viççik

Bu da bizim şehirli alışkanlığımız. Sanki ona Viççik demek ayıpmış gibi. Oysa lakaplar bütün köyde açık yürekle ve gocunmadan kullanılır. Tabi ki, yüzüne karşı hele de yaşınız daha gençse söylenmez ama herkes o kişiyi lakabıyla tanır, nüfus cüzdanındaki isimler bilinmez bile.

Biz ona Happa Teyze derdik, bugün annem ölüm haberini bize söylerken hayretle “meğer nüfusta ismi Ayşe imiş” dedi.

Karayurt köyünün en ilginç karakterlerinden ve renkli simalarından biri olduğuna şüphe yok. Köy kadınlarının mecburen edindiği somurtkan, içe kapanık tavrı yoktu, neşeli, girişken, meraklı, sohbetten kaçınmayan bir karakteri vardı. Bizimle Babo emmimizin karısı olarak akrabalığı vardı (ki, o da tersine pek ağırbaşlı, pek konuşmayan ağır takılan birisiydi) .   Son yılları hastalıkla ve köyün hemen tüm yaşlıları gibi bakılma sorunu ile geçti. Bildiğim kadarıyla özellikle kızları bakımını üstlendiler. Yukarıdaki resmi 2007 yılında yayla evinde Döne Abla’nın yayla evinin önünde çekmişiz…. Geçen zaman ve geçen insanlar….

Karamık

Karamık bizim oraların en özgün ve en sevilen bitkilerinden biridir.  Garip bir şekilde internet aleminde fazlaca bilgi bulunmadığını farkettim. Yemiş cinsi diğer çalılarla bir olarak bahsediliyor ama hakettiği şekilde yüceltilip övüldüğünü görmedim. Bu da benim zihnimde “acaba bizim oralardakinin lezzeti bizim dağlara özgü bir benzersizlik mi taşıyor?” sorusunu uyandırıyor.

 

Aşağıdaki karamık resimlerini bir tarihte ağaçlar.net web sayfasından kopyalamıştım. İnternette bulabildiğim en iyi karamık resimleri olduğunu söyleyebilirim. Çeken kişi Halit Togay. (Kendisinden resimleri kullanmam için izin almam gerekiyor, ilk fırsatta yapacağım).  Daha alttaki soluk resimler tabii ki benim çektiklerim.

Köye geçen yıl (2010′da) gittiğimizde bizim oralardaki karamıkların ciddi bir şekilde yakılmış, bu nedenle de ufacık kalmış olduğunu gördük.  Aşağıdaki resimdeki kahverengi-siyah bölümler yanmış kısımlar. İnsan ciddi şekilde üzülüyor. Elimizde ne var ki kıymetini bilmiyoruz. Esasında, başka yerlerde olmayan değerlerimiz var, kıymetini bilmiyoruz desem daha doğru olur.

Bu yıl gittiğimizde sayıları azalmışsa da durumlarını biraz daha iyi gördüm. Biz sadece taze yapraklarını yiyebildik. Ağustos’tan itibaren meyve/yemiş olarak yenebilir hale gelecektir. Lezzetini anlatmaya gerek var mı, bilen biliyor…

Şimdi şöyle: Geçen gün işyerinde, öğle yemeği yerine nesfit mi ne, o tip bir amerikan usulü gevrek yiyordum . Bunlara genelde süt katılır da ben sütü sevmediğimden yoğurt katıp yiyorum. Yoğurdu biraz suluca yapmış olmalıyım ki, biraz düşününce yediğim şeyin tadının her zamankinden farklı, ama yıllar öncesinden hatırladığım bir şeye benzediğini farkettim: “Doğrambaç”.

Doğrambaç: .  Biraz koyuca hazırlanmış “çalkamaç” içine yufka ekmekler küçük küçük doğranır. Yemek hazırlanmayan günlerde öğle yemeği yerine geçer, tok tutardı.

Çalkamaç: Bizim köyde ayrana çalkamaç denir, ayran kelimesi kullanılmazdı.

Yağlambaç: Tavada eritilen tereyağın içine yufka ekmek küçük küçük doğranır. Tabii ki tava bizim için “ellice”dir. İşin tuhafı yağlamaç yine yufka ile yenir.

Bulamaç: Bildiğimiz un kavurması, pek yapılmıyordu aslında biraz basit ve köye göre bile fakir işi bulunuyordu belki de. Üstüne kızgın tereyağı dökülünce daha güzel olurdu.  Kuymak da deniyordu.

Tabii, bunlar basit atıştırmalık türü pratik yiyeceklerdi. Gerçek yemeklerimizin tariflerini ben yazamam da buraya, bir yöresel web sayfasında isim ve tarif olarak çok güzel sıralamışlardı, bulursam link veririm oraya.

Geçen hafta köye gittik

 

Haziran’ın son haftası -hemen hemen hepimiz- ailecek küçük Alp de dahil olmak üzere köye gittik. Sadece iki üç gün kalabildik. Boncuklu’ya çıktık, Yanyurt’ta tapuya kaydedilmemiş bir tarlamızı gösterdi babam, Bostan pınarının oradan Çormuklu’ya doğru az gitmiş olduk böylece. Evimizin arkasındaki Haydarlı’nın harman yerinde de fırsat buldukça yürüdük.

Harman yerinde bitkileri çektim. Karamıklarla ilgili bir şeyler yazacağım. İnsanlarla ilgili olarak ise… o eski insanlar artık daha çok kentlerde yaşayan bizlerin anılarında kalmış gibi geliyor bana artık… Bir akşam sohbetinde Elmas Teyze’nin eşi;  ”Bir gün, Deli Nebi, Honik Musa ve ben Çukurovadan geliyorduk.” şeklinde cümlelerle başlayan küçük anılar anlattı. Bayağı da güldük, keşke şimdi hatırlasam da buraya yazabilseydim.

Eski Değirmen

Eski Degirmen

Bu resmi 2007 yılında çekmişim. Sarız’dan İncemağara’ya giden karayolununun sağ tarafında kalıyor. Bizim köyün ve civarlarının artık çalışmayan eski su değirmeninin son kalıntısı.

Ben bu değirmenin işlediği günleri hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Ekin biçmenin son günlerinde, hatta bir kısım buğdaydan fedik yapılıp kurutulduktan sonra, dedem nakışlı, kilimden dokuma çuvallara doldurmuş buğday ve fedikleri (ki bunlara zahra da denirdi, yani zahire) eşeğimize yükler değirmene giderdi. Babaannem-Sultannam da gelirdi diye hatırlıyorum. Öyle bir kalabalık olurdu ki, insanlar sıraya girer, onların deyimiyle “lobat” beklerlerdi: nöbet. Beklenen günler süresince  yemek için, herkes kendi azığını da yanında getirirdi.

Değirmenin içi görmeye değer bir manzara oluştururdu. Sanayiden ve teknolojiden uzak o yıllarda ve o yörelerde, su gücüyle dönen aşınmış taş tekerlekler, öğütülen buğdayın titreye titreye oluktan çuvallara dolması gibi mekanizmalar insana adeta gelişmiş bir fabrikanın çalışmasını hatırlatırdı.

Bir resmiyeti de vardı değirmenin, hele de değirmencinin otoritesi. Kimse “gık” diyemezdi ona sanki.

Bu kadar  hatırlayabiliyorum ben. İçinde değirmenler ve cinler geçen öyküler de olduğunu bilmenin dışında…

Adını Sevdiğim Avşar Beyleri

Bu bir Burdur/Denizli türküsü imiş. TRT’nin hazırladığı bir uzun hava CD’sinde (Güldeste) dinledim. Türkünün adında Avşar geçse de bizim oraların bozlak havalı türkülerinden değil. Ege şivesini andıran bir söyleyişi var.  Sözlerini beğendim buraya aktarıyorum.

Adını da sevdiğim Avşar beyleri aman da beyleri

Size de bir vezirlik yakışıp durur efendim of of!

Topla da dizginleri kıratını tanı kendini a beyler kendini

Garşıda düşmanların bakışıp durur efendim efendim

* * *

Avşar da beyi der ki gelsin göreyim (a beyler göreyim)

O da nasıl yiğidimiş benden (amanın) bileyim

Armağan isterse de ben canlar vereyim (aman da vereyim)

Candan başla armağanım (aman da beyler) yok benim efendim.

Not’u da aynen aktarıyorum: 700-800 yıllık bir maziye sahip olan “Avşar Beyleri”, Acıpayam, Yeşilova, Tefenni, Gölhisar, Çameli yörelerinin en yaygın ve en çok sevilen bir uzun havasıdır.

* * *

Bu türküyü Ruhi Su da söylemiş. Ne güzel.

Ben, köyümüzde bu kadar çok su kaynağı olduğunu doğrusu bilmiyordum. Babamdan pınarları yazmasını rica ettiğimde böyle 30-40 kalemlik bir liste çıkınca birazcık şaşırdım. Pınarların isimleri de pek güzel, hele Örtlek suyu, Dövüşyurdu pınarları gibi, Yüzüklerin Efendisinin Shire civarındaki coğrafya isimlerine benzeyen isimler pek hoşuma gitti. Laf aramızda ben Yüzükler Efendisi’ni biraz da, birinci kitaptaki kırsal yolculuklar, Shire civarındaki nehir, yer, tepe isimleri nedeniyle seviyorum.

Sözü yine babama, Ahmet Z. Özdemir’e bırakıyorum. Bu kez, Maşat yaylamızdaki suları sıralayacak:

1-SETTERİN PINARI

Fettahdere köyünden sonra, bizim yaylanın girişindeki pınar.

2- AŞAĞI OBA PINARLARI

Alıbazlı (Elibazlı), Çimeli, Setterli obalarının bulunduğu yaylaların pınarı. Birkaç kaynaktan akan kaliteli sulardır.

3- İNAT OLUĞU PINARI

Aşağı oba yaylasının karşısındaki dağdan çıkan pınar.  Buraya aynı zamanda Alçı’nın banı yeri de denir. Banı, geçici konaklama yeri anlamına gelir.

4- HAYDARLAR MAHALLESİ PINARLARI

Maşat yaylasında, Haydarlar mahallesinin konduğu yerdeki pınarlardır. Bu pınarlar bir kaç kaynaktan doğar, Çerkezli obası da bu pınardan yararlanır.

5- Kevenlik ve Kara Yılan Gediği Eteklerindeki Çıkaklar.

6- Akdere Yolunda, Oğlakkaya yaylasının yolunun üzerindeki küçük ama hiç eksilmeyen pınar.

7- Ayı yatağındaki çıkak. Haydarlı yaylasının hemen üstündeki çıkak. Bazen oraya Aydeğin pınarı da derler.

8- KEKLİK PINARI

Maşattaki Sarıkaya’nın aşağısından doğan, daha çok kuşların kekliklerin yararlandığı pınar.

9- BONCUKLU PINARI

Denebilir ki, köyün en soğuk, en kaliteli pınarıdır. Etrafında ve kaynağı boyunca çıkan delikli taşlardan dolayı bu ad verilmiştir.

10- KÖSÜRELİ PINAR

Setter’in pınarından sonraki pınar. Burada aynı zamanda Çamurlu ve Kuzoluk pınarları da bulunur. (Bu pınarı eklememizi, bloga yorum yazan Baki Kaya da hatırlattı, sağolsun).

 

 

Köyümüzün Pınarları -1

Konuk yazar: Ben köyümüzün pınarlarının ancak bir kısmını bilebildiğimden bu yazıyı babam hazırladı. Emeği ve katkısı için teşekkür ederim, huzurlarınızda: Ahmet Z. Özdemir.

1-ÇAYKARA (YASTI/YASSI PINAR)

Köyün kuruluşundan itibaren en önemli pınar bu pınardı. Çünkü yaz kış tükenmeyen bir suyu vardı. Köyün önündeki Maşat deresinin aktığı düzlükte bulunan bu pınardan kışın bile kızlar, gelinler helkelerle su taşırlardı.  Çaykara’nın yanındaki derede de zahra (zahire/buğday) veya yün yıkanırdı. Bu nedenle pınarın çevresinde devamlı bir hareketlilik olurdu.

2- HACIAHMET’LERİN PINARI

Köyümüzün tam ortasındaki bu pınarın çok gür suyu var. Ancak ekim-kasım ayından itibaren bu pınar soğulmaktadır (kurumaktadır). Bu pınarın, yakınlarda bir kaç gözü daha var.

3- GÖZÜN SUYU

İlkbaharda Mart’tan itibaren coşkun bir şekilde akan bu pınarın 15′den fazla gözü var. Neredeyse bir değirmen döndürecek kadar bol suyu var. Köyün yayla yoluna yakın doğu ucunda, bizim mahalleye (Haydarlı) ve eve yakın bu pınar, son güz ayı gelince tükenmektedir.

4- TEKEREK SULTAN PINARI

Köyümüzün hemen ilerisinde, köye giriş yolu üzerindeki bu küçük pınarı benim büyük ebelerimden Tekerek Sultan yaptırmış. Şimdilerde Setter’in pınarı diye anılmaktadır. Eskiden mermerimsi bir taştan güzel bir oluğu vardı. Suyun içinde de “yağnıç” denen küçük su canlıları olurdu.

5- KÜRDÜN PINARI

Karşı mahallenin (Sekoba) tarlaları içinden çıkan bu su, küçük bir akarsu şeklindedir.  Buna aynı zamanda “uzunlu kızın pınarı” da denir.

6- PAŞA PINARI

Kayseri-Maraş-Adana karayolu üzerindeki, köyün uzağındaki bu pınarın, bu adı almasının bir de tarihçesi var. Şöyle ki; ana tarafından dedelerimden Oğlakkaya’lı Deli Kara Kâ (Deli Kara Kahya) bir suç işliyor, bunu yakalamak için Maraş sancağından askerleriyle bir Paşa gelip bu pınarın başına çadırını kuruyır.  Aylardan Temmuz olduğu halde, Deli Kara Ka, atının kuyruğunu düğümlüyor ve yamçısını giyerek çadırın önünden şöyle bir geçiyor.  Bunu gören Paşa, “Bu mevsimde at kuyruğu düğlenir mi? Ve bu yamçı giyilir mi? Kim bu adam?!” deyince oradakiler “Paşam, aradığınız adam işte budur” demişler. Paşa da korkusundan “Breh! Breh!” diyerek, çadırını söküp Maraş’a döndüğü rivayet edilir.

7- SARIKAYA PINARI

Paşa Pınarının güneyinde, otlar içinden çıkan bir pınar.  Sarıkaya Pınar’a çoğunlukla A (ak) pınar da denir.

8- TOPUKLU PINAR

Paşa Pınarının kuzeyinde, oraya yüz metre mesafede Eğitmenin tarlasının içindedir.

9- DÖĞÜŞYURDU PINARLARI

Döğüşyurdu, bizim köyden Oğlakkaya köyüne giden yol üzerindeki mıntıkanın adıdır. Köyümüzün beş altı yüz metre kadar uzaktadır. Tarlaların ve çayırların içinde çıkan bu pınarlar üç tanedir.  Bu pınarların 200 metre kuzeyinde bir de Kör pınar adlı bir su kaynağı vardır.

10- HACIOSMAN PINARLARI

Köyümüzün Batısında, yediyüzmetre uzakta, iki göz pınardır.

11- KUZ PINARI

Köyün yaslandığı dağın tam arkasında, küçük ve kaliteli bir suyu vardır.

12- YUKARI KARPUZLUK ÇIKAĞI

Hemen Kuz Pınarı’nın yakınında bir çıkak. (Su gözü, yokuştan çıkan su anlamında). Yukarı Karpuzluk, eski Oğlakkaya yaya yolunun üzerindedir.

13- ÖRTLEK PINARLARI

Köyümüzün Güney-Batı istikametindeki bu pınarların dört beş gözü vardır. Köyün yaslandığı dağın hemen arkasındadır.  Köye uzaklığı altı-yedi yüz metre kadardır.

14- ALİBA (ALİ BEY) PINARI

Örtlek Pınarının hemen altından çıkan bu pınar, aynı zamanda köyümüzün evlere verilen içme suyu olarak da kullanılmaktadır.

15- YAĞLI PINAR

Alibağ (okunuşu bu şekildedir) pınarına çok yakın bir su gözüdür. Bizim de orada tarlamız vardır.

16-BOSTAN PINARI

Köyün güneyinde Sekoba mahallesinin güney çıkışından biraz ileride. Çok zengin bu su kaynağı, aynı zamanda tarım arazilerini sulamakta da kullanılır.

17- KÖR PINAR

Köydeki iki kör pınar isimli sudan diğeridir. Bu Bostan Pınarı’nın güneyinde, küçük bir pınardır.  Zaman zaman, su azalıp, elle kazınca çıktığı için bu pınara bu ad verilir.

18- ÇUKUR PINAR

Kör pınarının biraz güney-batısındaki bu pınar, 1950′den itibaren 30 yıl köyün içme suyunu temin etti. Evlere değil, mahalle ortalarındaki çeşmelere (Haydarlı, Sekoba, Eğitmen’in evi ve okul+cami’de).  Bu kaynaktan su verilirdi. Halen de köy meydan çeşmelerinden bu su akar.

Bizim köylüler buraya yerleşmeden önce bu köyde yaşayan halk, pöhrenklerle bu pınarın suyunu köye taşımışlar. Pöhrenk: Pişmiş toprak boru.

18B- 18- ALİ KA’NIN (KAHYA’NIN) PINARI

Çukurpınar’ın doğusunda cehrelik bölgesinde bulunur.

19- ASLANBEY PINARI

Kör pınarın hemen 50 metre yukarısındaki su gözü.

20- ÜÇ PINAR

Bostan Pınar’ın 100 metre kadar ilerisinde üç kaynaktan doğan bir pınar. Suyunun iyi olmadığı kabul edilir. Yosunludur, köylüler buradan su içmez.

21- KUMLUPINAR

Üçpınarın batısında, dere kenarında bir kaynaktan doğan pınardır.

22- KAMIŞLI PINAR

Pınar boyunca sazın irisi, kamış bitkileri vardır. ıarın üç gözü var. Yukarı, orta, aşağı kamışlı denir. Köyün bir km kadar güneybatısındadır.

23- BATTALIN PINARI

Kamışlı pınarın güneyinde, buraya 300-400 metre uzaklıkta, iki su kaynağı.

24- ARDASALAN PINARI

Adının anlamını bilmiyorum. Battal Pınarının yakınında bir su gözü.

25- TEKSÖĞÜT PINARI

Teksöğüt, Sarı Fakılar ve Molla Hüseyinler köylerine giden yaya yolu üzerinde bulunur. Kaliteli suyuyla ünlüdür. Köye uzaklığı iki kilometreye yakındır. Bizim de orada yanıbaşında Çormuklu tarlamız vardır.

26- YANYURT PINARLARI

Köyün batı-güneyinde iki kilometreye yakın uzaklıkta, tarlaların arasında, burada da bir kaç göz vardır.  Bunlara Zorkunlu pınarları da denir.

27- HAVUZUN BAŞI

Köyün batı-güneyindedir. Teksöğütten ileridedir. Zengin bir su kaynağıdır, önünde set olduğu için havuzun başı denmektedir. Tarlaları da sular.

28- CİNLİKIŞLA PINARI (AKPINAR veya SÖYLENİŞİYLE AĞPINAR)

Köyün iki km kadar kuzeybatısında. Kaliteli bir suyu var. Halen köyümüzün içme-şebeke suyuna buradan da su verilmektedir.

29- GAVURUN KUYUSU

Cinli Kışlanın yakınında, Erikli Dere ağzındaki bu kuyu, antik çağlardan beri var olan bir pınardır. İsmi de bundan geliyor olabilir. Cinli Kışla; köylüler eskiden kışın hayvancılık için burada kışlarlarmış. Burada geceleyin bir kaç kişi cin görmüş, onun için bu ismi almış.  Bu konuyu, anı kitabımda ayrıntılı  yazmıştım.

30- HAYDARIN ÖZÜ

Havuzun Başı’nın hemen altında, bir kaç kaynaktan çıkan pınarlardır.

31- ANŞA  PINARI

Tek Söğüt Pınarına yakın bir yerde, önemli bir su kaynağıdır. Eskiden Anşa (Ayşe)  adlı bir Avşar kadını buraya bir alaçık (yarım çadır) kurmuş, koyunlarını burada yayarmış.

32- IKBAL PINARI

Güneydeki Kör Pınar’ın batısında, ıkbal/ikbal pınarı bulunur.

33-BEKARIN PINARI

Alçı’nın tarlasının içinde, mezarlığın alt tarafında.

(Not: Bu yazıya ilk yazımdan sonra eklemeler yaptık).

Boncuklu

Boncuklu bizim köyün yaylasındaki ve dahi o civarlardaki en ünlü pınardır. Şimdi aşağıdaki resme bakıp hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Bu tepeden bakışla görünen hali.

Tabii burada ciddi bir sıkıntı var. Bu hali, pınarın doğal hali değil. Doğal hali, minnacık kanyonumsu görüntüde kayaların arasından akan buz gibi serin su birikintisi idi.

Bu yeni vasat görünümlü beton halini, bizim almancı bir köylümüz kendince pınarı güzelleştiriyorum diye yaptırmış. O elbette, iyi bir şey yaptığını düşünmüştü, kimse de itiraz etmemiş demek ki…

Boncuklumuzun suları buz gibidir ve lezzetlidir. Boncuklunun bir özelliği de, fosil yönünden zengin olması. Pınara adını veren, akan suyun içinde ve pınarın yanında yöresinde bulunabilen taş boncuklardır. Köydeki hemen her çocuğun sırtına bu taş boncuklardan üç beş tane iliştirilirdi bir deve dişi ile birlikte. Önceki yıl gittiğimizde biz de biraz topladık. Aylin güzel bir bilezik yapmış. Ama tabii ki, artık taş boncuk da bitti. Eskisi gibi çok bulmak mümkün değil. Tek tük kalmış sanırım. Zaten öyle olmasa buraya yazmazdım, memleketin taşları dahi yağmalanacak gibi geliyor bana.

Bayan dedikleri siz mi oluyonuz?

Bu anlatacağım olay, bizim köylü birinin başından geçmemişse de, belli ki yakın kültürden bir komşu köylüyle ilgili (sonradan öğrendim, yalak köyünden). Olay, “bayan” kelimesinin henüz köylüler tarafından bilinmediği 1950′li yıllarda geçmiş olabilir.  Köylü vatandaş okumuş, öğretmen olmuş, kışın da annesi şehre oğlunun yanına gelmiş. Anneyi, türkmen başlı, pazen giysili geleneksel köylü annesi gibi düşünmeniz lazım.

Öğretmen oğlu bir akşam meslektaşlarını yemeğe davet etmiş, annesine de gündüzden sıkı sıkı tembih etmiş, “aman ana, akşama bayanlar da gelecek dikkatli konuş” şeklinde. Hem de bir kaç kere. Bilirsiniz bizim köylüler konuşurken doğal halleriyle şehirlilerin yadırgayacağı kelimeler kullanabilir. Neyse akşam olmuş, misafirler gelmiş. Güzel güzel otururlarken bir süre sonra anne merakını yenemediğinden, hanım öğretmenlerden birine eğilip hafif sesle “Gadasınaldığım, bayan dedikleri de siz mi oluyonuz?” demiş.

Bugünlerde “bayan” sözcüğü hakettiği şekilde tepki çekiyor ya, bu kelime geçtikçe benim aklıma da bu laf gelir. Bana hitap etmekte kullanılırsa:

-tanımadığım biri hırboluğundan derse dışımdan surat asar, içimden “bayan sana derler” derim

-tanıdığım biri aklınca kibarlık olsun diye kullanırsa bu kelimeyi, dışımdan bir şey demem, içimden ise sıkıntıyla “bayan dedikleri de ben mi oluyorum ” diye düşürüm.

Gidenler..

Bizim köyden Kabaktepe köyüne yerleşen köylülerimizden Kıllırbiyem (İbrahim Özdemir) de 26.11.2009′da vefat etmiş. Annem, babam ve abim 2 yaz önce köyde ziyaretine gittiklerinde, yaşına rağmen son derece dinç görmüşlerdi onu. Aşağıda o ziyaretten kalma bir resim…

Annem’e göre: “Hatır, gönül bilen, insan canlısı, akraba canlısı bir insandı”.

Onunla ilgili bir de şöyle bir şey var. Birisi diyelim çarşıda pazarda, sokakta oyalanarak dolaşır, her gördüğü ile sohbet ederse “Ne öyle Kıllırbiyem’in eşşeği gibi” denir. Bu lafın kökeni şu: Normalde bir köylü, eşeğinin üstünde giderken biriyle karşılaşıp sohbet etmek isterse, eşeğe “çüş” filan deyip durdurması gerekir. Kıllırbiyem’in eşeği, yolda bir insanla karşılaştıklarında hiç bir şey demeye gerek kalmadan durup beklermiş.  Alışmış artık “nasıl olsa konuşacak” diye düşünürmüş demek ki.

Gidenler-Kasap Ali

“Kasap Ali” lakaplı Ali Bozbıyık, 14.11.2009′da vefat etti. Gençliğinden beri Ankara’da yaşamaktaydı. Aşırı derecede saf, iyi niyetli ve insan canlısı biri olarak bilinir ve sevilirdi. Doğrusu son yıllarını bir dizi ağır hastalıkla geçirmişti. Cenazeye köyden de bir minübüsle bazı akrabaları gelmiş.

Lakabı ise; Pınarbaşında bulunan bir kasaba çok benzediği için takılmış. Yoksa kendisi bir tavuk bile kesemeyecek bir insandı.

Benim de şu anım aklıma geldi. Köydeki eski kerpiç evimizin damında, dövenle sürülmüş taze samanlar vardı.  O da bir köy ziyaretinde bu samanlara bakarak, babama hitaben “Ahmetçiğim, ne güzel saman, insanın yiyesi geliyor” demişti, biz küçüktük biraz, kendi aramızda epey gülmüştük. Ama samanlar da güzeldi hani…

Annem, bazen önemli bir ayrıntıyı -bir eşyayı almayı, bir işi yapmayı- unutarak bir işe kalkıştığımızda, “seninki de ne cesaret” diyerek bize kızar. Bu sözün aslı bir yayla hikayeciği. Yaylada bir kadın, Yastı Avrat lakaplı Döndü Bozbıyık’tan, işine lazım olduğu için bir yorgan iğnesi ister.  Yastı Avrat iğneyi verir ama bir yandan da kadını kınayarak:  ”Bire anam, seninki de ne cesaret: yaylaya iğnesiz çıkılır mı?” der.

Açıklamalıyım: Yaylada tek odalı, taştan evlerde yaşanır, köyden sadece zorunlu, minimum eşya götürülür, bir şey lazım olursa köye gidip gelmek vakit alacağından mutlaka gerekli olan şeylerin unutulmaması önem taşır.

yayla2

Yaylamız: Maşat

Yaylamızın adı Maşat, Fettahdere köyünden biraz ileride, yürüyerek 2-3 saatlik bir yol alırdı, artık arabalarla rahatlıkla gidilebiliyor. Bir seçenek de Oğlakkaya köyünün arkasındaki Orta Dağı aşmak, öbür yüzden Boncuklu pınarına inmek.

Yaylamız çok güzel, ama bir tek ağaç bile yok, çalı bile azaldı. Babam küçükken ağaçlar arasında yol bulamazmış, inanmakta zorluk çekiyorum.

Yayla ile ilgili birden fazla yazı girebilirim. Şimdiden planlayayım, ilerde yazarım:

1- Yaylaya göç: gece yarısı kağnılarla çıkılan, horoz ötmeleri, inek sesleri eşliğinde müthiş bir yürüyüş, artık sadece hafızalarda kaldı.

2- Yayla raconu: her bir mahalle-oba kendi yerinde, uzak mesafelerle yerleşir, o küçücük taştan evlerde doğal bir hayar, günün rutini, hayvan bakımı, süt üretimi.

3- Yaylamızın fiziki tanımı. Ah sadece Boncuklu pınarı başlı başına bir entri konusu olabilir. Gerçi belki Boncuklu’nun sırlarını internette paylaşmam, zaten pınarımız betonlarla rezil edilmiş, iyice yağmalansın istemem.

Aşağıda bir görüntü:

2007-DSC00448

Yollarımız da Birazcık Daha İyi Olsa

Köyümüzün resimlerini bu siteye henüz koymadım ama, üşenmeyip koyduğumda da göreceksiniz ki, ben “köyüm” diye sevsem de öyle de bir güzelliği yok. Hatta geçenlerde bir köylümüzün çektiği güz resimlerini gördüm de eski sümer-hitit yerleşim kalıntıları gibi sarı-kahverengi tonlarda bir doğa ve bina yığını gibi görünüyor. Neyse ki baharda güzel yeşili var ve dere boyunca  kavak-söğüt-elma ağaçları var da biraz kurtarıyor. Gerçi biz ailecek en çok bu yeşil yerleri değil, harman yerini seviyoruz; dikenler, otlar ve kayalarla dolu bir bozkır. Resimleri aşağıda.

harman yerinden1

harman yeri2

Köyümüz ana ulaşım yollarına yakın ve şoseye kadar güzel yolu da var. Ama, -normal tabii- ama köyün içi otomobile uygun değil.  Köyde evler eski sisteme göre yerleştiği, binalar yenilenirken de sıkışık bitişik yerleri değişmediği için köyün içinden geçerek arabayla bizim-dedemin evine ulaşmak imkansız gibi bir şey. Bu da insanı biraz soğutuyor köye gitmekten.

Yün Döngüsü

Köyde eskiden öyle bir hayat vardı ki, adaya düşen Robinson gibi hemen her kullanılan veya yenilen şeyin üretimi bizzat yapılırdı.

Yünün kilime dönüşmesi, yaz ortalarında koyunların kırkılmasıyla başlardı. İnternette bir site, bu süreci gayet güzel aşamalı şekilleriyle tarif etmiş, ben o yüzden ayrıntısına girmeden link vereceğim:  http://www.odekkoyu.org.tr/Koyun_Kirkma.htm

(Bu link Ödek köyünün web sayfasından. Sağolsunlar siteye köyün dünya küresi üzerindeki yerini işaretlemişler ama yine de hangi ile bağlı olduğunu anlayamadım. Sivas gibi görünüyor.)

Koyunlar, kırklık denen iri yarı makaslarla genellikle yaylada kırkılırdı. Yünler, yıkanmak üzere tehliz denen naylon çuvallar içinde köyün kışlak yerine indirilirdi. (Annem, bazen yaylada da yün yıkandığını söyledi). Köye dönüldüğünde, köyün düzlük yerinden akan çayın sakin sularında, sığ yerlerde bu yünler tahta tokaçlarla taşlar üzerinde vura vura yıkanır, kirlerinden arındırılırdı. Kurutmak için taşlara serilirdi.

Bir sonraki aşama, yünlerin yün tarağında taranmasıydı  (bilenler bilir, bilmeyenler yün tarağı yazıp google resimlerde bulabilir, kısaca, ütü masası tablasına benzer bir tahta, bir ucunda sık demir çubuklar çakılı).

Buradan çıkan yünler pamuk şekeri kıvamında yumuşak olurlardı. Daha sonra da bu ipler kirmenlerle eğrilip hakiki bildiğimiz ipe dönüşürdü. Yumak şeklindeki ipler, orlon saran kadınların yaptığı gibi gevşek gevşek sarılırdı bazen, buna da kelep deniyordu galiba. Yünler, boyanmak için kelep haline getirilirdi bildiğim kadarıyla. Yünler, kazanlar içinde, doğal kök boyaları içinde kaynatılarak boyanırdı. Sütleğen bitkisi ile kahverengi-saz rengi verilirdi. Birkaç renk ise doğadan bulunmaz, gelen satıcılardan alınırmış.

Kilim, artık tarla işleri bitince sonbahardan itibaren dokunurdu genelde. Istar ve kırklık kelimelerini söyleyeceğim bir tek, kilim dokumanın ayrıntılarını bilmiyorum.

Aşağıdaki görüntü bizim eskimiş kilimlerden biri, artık kullanmıyoruz, motifleri zengin diye resmini koydum. Evde bundan çok daha güzel kilimlerimiz var. Tabii ki: onların resmi yok.

kilim

Çomçalı Gelin

Bizim köyde Hıdrellez geleneği yoktur, bilinmez. Aydek geçen gün, arkadaşlarından sorarak öğrendiği yöntemlere uygun olarak yeğenlerimizin 5 Mayıs gecesinde kağıtlara neyin resmini çizebileceğine dair yorum yapıyordu. Bilmediğim bir usulün içinde bunalınca çareyi konuyu kapatmakta buldum: “Bana ne kardeşim, ben ne anlarım Hıdrellez’den? Ben Çomçalı Gelin bilirim. Eğer kapıma gelirsen bulgurunu veririm”.

Çomçalı Gelin geleneğini de çok iyi bilmiyorum. Sanırım oldukça küçükken, normalde köyde olmamam gereken bir bahar ayında demek ki, yapıldığını hatırlıyorum. İnanılmaz, adeta grotesk (ne kelimeler de bilirim ben) bir tiyatro gösterisi gibiydi. Üç boyutlu.

Öncelikle çomça: tahtadan yapılan kocaman kepçe. Tahta kaşıklar gibi oval değildir, içi oyuk yarım küre biçimindedir.

Köyün kızları, bu çomçanın dışbükey yüzünü bir kafa gibi dışa çevirip, tülbentlerle vs. başörtüsü sarar, çomçayı bir oyuncak bebeğe benzetirler. Sonra da ellerinde çomçalı gelinleri ile kapı kapı doşalıp, yağ bulgur vs isterler. Halloween de biraz böyle bir şey aslında, tabii o sonbaharda.

Çomçalı gelinin bir de tekerleme şeklinde ezgisi olan türküsü vardır.

Babama-anneme, bizde niye hıdrellezin bilinmediğini sorduğumda, biraz düşünüp aslında çomçalı gelinin de aşağı yukarı hıdrellez tarihine denk geldiğini söylediler. Yine de çomçalı gelinin, yurdun her yöresinde farklı ritüellerle kutlanan hıdrellezin bir çeşitlemesi olduğunu sanmıyorum.  Farklı bir mite dayalı olmalı.

Koyun Enleri

Takip ettiğim web günlüklerine bakınca bir blogun iki özellik taşıması gerektiğini görüyorum: 1-Blog, okuyucusuna okumaya değer bir şeyler (bilgi-eğlence) vermeli. 2- Bloga, en fazla iki üç gün içinde yazı girilerek güncellenmeli. Ben, 1 numaralı koşulu sağlayamadığım için, 2 numaralı koşula da uymam gerekmiyor. Esasen, köyüm için bir blog yapsam da, ben bir kentte yaşıyorum. Hayatın akışı içinde, ancak “köy”le ilgili şeyler birikince buraya yazı girebiliyorum. 

Kısaca; 3 ay sonra tekrar döndüm. Boş vakitlerimde de çalışmamı gerektiren bir çalışmayla meşguldüm. Bu çalışma bloguma engel oldu ama travian’da köylerimle ilgilenmemi engellemedi tabii.

Bugün iki ufak köysel konudan bahsedeceğim;

- Derin kökler kıvamında bir bilgi: Köylerde, ailelerin hayvan sürülerinin birbirine karışmaması için kulakları kesilip biçilerek bir takım işaretler konur. “En” adı verilen bu işaretler, esas olarak koyun-keçi gibi küçükbaş hayvanlara uygulanır. İnekler zaten, tipleri nedeniyle kolaylıkla birbirinden ayırdedildiğinden onlara yapılmaz. 

Bizim ailenin enini, Melek Halamdan aldığım bilgilere dayanarak tarif ediyorum: Sağ kulağının ucu kesik, arkası oyuk; sol kulağı dilik. (O zamanlar hayvan hakları yokmuş sanırsam).

Resmini de çizebilirsem eklerim. Biliyorsunuz, buralara nice resimler eklemem gerekirdi, tutulmamış sözler verdim. Makinem yok, cep telefonumla çekiyorum da, pek güzel resimler yok elimde ne yapayım.

-İkinci konu dilbilimi alanında. Bugün ablam hatırlattı. Bizim köylülerin çokça kullandığı “vacibi” sıfatı-kelimesi vardır. Aslını bilmiyorum. Kelime arapça kökenli gibi geliyor kulağa.  Her neyse bu kelime “fesat, kötü düşünceli” anlamında kullanılır. Annem ve ablam aynı zamanda “şakacı, oyuncu” anlamına da gelebileceğini söyledi.  TDK’nın derleme sözlüğünde bulamadım da unutulmasın diye buraya kaydediyorum. Hiç de sevmediğim bir kelimedir aslında, kullanılmasından da hoşlanmam, kullanıldığı kişilerden de…

Eski girdilere resim ekleyeceğim biraz, izninizle.

Geçmiş Zaman Metaları

Meta derken, ticaret malı anlamındaki kelimeyi kastediyorum ama bu yazıda bahsedeceğim madde ve malzemeler tam tersine pek de ticaret konusu  olmayan ama günlük yaşamda kullanılan maddeler, mamuller.

70′li yıllardaki köy hayatı artık tarih öncesi gibi -ki esasen adeta 20 nci yüzyıla kadar geç kalarak uzamış bir ortaçağ minyatür yaşamı gibiydi- görünüyor artık, elbette günlük hayatın akışındaki küçük ayrıntılar açısından da söylüyorum bunu. Kısaca anlatmaya çalışayım, bu küçük ayrıntıları:

1-Saçları yıkamak için kil kullanılırdı. Aslında saç sabunla yıkanırdı, durularken de kil dökülürdü, pekala da yumuşacık yapardı. Kil yakınlardaki Halevik köyünden getirtilirdi. Yani hiç de meta değildi. Bunu anneme bir soracağım ama, zaten o köyden buraya göç yaparak yerleşildiği için akrabalardan istenilirdi diye hatırlıyorum. Nitekim saçları ile bir sorunu olan ve her türlü şampuan, saç kreminden sonra geçenlerde alternatif yöntemlere geçip turp suyunu denemeye başlayan cici ve genç yeğenime annem kil tavsiye etti, “Ben senin için Sultan’dan isterim, hemen gönderirler” dedi. Sultan, bir başka köye göçen bir akraba grubumuzun ikiz çocuklarından biriymiş, ben bildim bileli de Halevik’te evlidir, kendisini hiç görmedim ama kısmetmiş, blogumda yazıyorum.

2- Bunu herkes unutmuş gibi, o zamanlar köyde bilinen ilk deterjan mintakstı, bir de fay vardı, şimdiki cif deterjanların toz muadili. Yalnız ben, fayın belli belirsiz köye girmeye başladığı zamanlarda “kösre” kullanıldığını çok net hatırlıyorum. Kösre; yumuşak, ufalanabilen kahverengi-sarı görünümlü, güneşte parlayan bir taş türüdür. Halen de civar dağ yollarında kösre taşı görebiliyorum. Bir çeşit silisli kayaç sanırım. Bu taş, öncelikle bıçak-tırpan-orak bilemekte (keskinleştirmekte, artık bunu bile bilmeyebilirsiniz, demin Acun, Hekim’in Afganistandan gelen kızkardeşi için Türkçe bilmiyor dedi de, kadın aleni Türkçenin bir lehçesini konuşuyordu oysa)  kullanılırdı. İyice yumuşak olanlarını, köyün küçük kızları yaylada toplu halde oturarak, taşlarla ezerek ufalar, toz haline getirir , kumaş torbalara koyarlardı. İşte bu kösre tozu, yağlı, süt kaynatılmış kazanları, kapları yıkamakta-ovmakta kullanılırdı. Size şunu garanti edebilirim. Çok yaşlı değilim ben ama bunu köylüler bile hatırlamıyor olabilir.

3- Tarhana.  Bir takım insanlar “ah, süper, canım tarhana, onun yeri başkadır, anadolunun has çorbasıdır” filan diye konuşurlar. Sonra anlarım ki onların tarhanası domatesli, toz şeklinde hiç kusura bakmasınlar acayip bir şey.

Bizim tarhanamız şöyle yapılır: Yayla mevsimi gelince, yoğurtlar koyun derisinden bir çeşit torba içinde günden güne eklenerek biriktirilir. Bu yoğurdun giderek koyu, ekşi bir kıvamı olur ki buna bilindiği gibi “katık” denir. Sonra yayladan inilir. Bu sırada katık biriktirilmeye devam edilirken buğdaylar da biçilir. Bu buğdaylar değirmende (söylememe gerek var mı, masal gibi bir su değirmeniydi yahu) “döğme-dövme?” adı verilen tombik buğday tanelerine dönüşür. Sonra o büyük gün geldiğinde, evin önünde yanyana 4-5 ateş yakılır, her birinin üstüne evdeki kazanlar yetmeyeceği için temiz bilinen komşulardan alınan kazanlar da eklenerek sayıları tamamlanan kazanlar oturtulur. Bunlarda kaynayan suya döğme atılır ve de kaynatılır. Kaynayan döğmeler lapa kıvamında devasa bakır leğenlere -ki bunlara da bizimkiler “teşt” derlerdi- dökülür. Sonra da üstüne katık eklenerek yoğrulup, kazanların içinde bir kaç gün bekledikten sonra iki avucu kaplayacak büyüklükte toplar halinde şekil verilirdi. Bu sırada, evin erkeklerinin tarladaki buğdayın en temiz, otsuz, dikensiz kısmından ayırdığı sarı ve kuru buğday sapları güvenilir (köpek vs hayvanların ulaşmaması için yüksekçe olması şarttı ) bir kerpiç dama  serilirdi. Bu topaçlar hanımlar tarafından sol elde tutulur, sağ elle hafif bir yaş tarhana tabakası alınıp el ayasının verdiği şekille buğday saplarına serilirdi. 3-4 gün içinde kuruması gereken tarhanaları beklemek için geceleri dama yatak serilir, soğuğa rağmen gökyüzündeki yıldızlar seyredilerek mutlu bir şekilde uyunulurdu.  Bu arada yağmur yağarsa telaş içinde temiz naylon bezlerle tarhanaların üzeri örtülürdü. Ama zaten buğday hasadı-değirmen mevsimi Ağustos ayında olduğundan bu çok küçük bir risk olurdu.

Siteye resim koyuyorum ama sadece fikir vermek için: çuvalın dibinde ezilmiş küçük tarhanaları üstelik de cep telefonumla çektim. Daha iyi görsel ile değiştirmeyi umuyorum. Söylememe gerek var mı: bu pişmemiş hali.

2dsc014531

Sanırım, Maraş tarhanası malzeme olarak bizim köyünkine yakın. ama şekilleri farklı elbette.

İşte bu tarhanayı istiyorum ki köylülerimiz internetten satsalar. Sipariş versek onlar gönderseler. Yok, yine ziyaretlerine gideriz de, çuvallarla yolculuk zor oluyor. Mümkün olsa fedik de satsalar diyeceğim ama sıcak sıcak yenmesi gerektiğinden, mümkün değil. Fediği de başka zaman tarif ederim artık.

4- Gaz lambaları duruyor hala neyse ki, biz küçükken bir de “idara” denen muhtemelen idare etmek anlamından gelen lambalar vardı. Bunlar, siyah, demirden küçük, koni kesitli gaz hazneleriydi. Dedem ahıra giderken hep onu kullanırdı.

5- Bu da başka yörelerin yerel pazar yerlerinde görebildiğim, herkesin de bildiği bir şey ama yine de bahsetmeliyim: 40 dişli ince tarak (?bu isimden emin değilim, sorar, düzeltirim yanlışsa) . Bir tarafı ince dişli, bir tarafı kalın dişli olurdu. Babaannem kullanırdı. Ben çocukken sevmezdim, canımı acıtırdı ama şimdi doğaya dönüyoruz ya, onların da belki bir üstünlüğü vardır.

6- Acaba köy bakkallarında satılan (bizim köyün gelmiş geçmiş en ünlü bakkalı Emiş Hala’dır, dükkanı onun kocası Yetim Ali açmıştı -tabii yaklaşık 20 yıldır köyde bakkal filan yok-), horoz resimli aynalar, düdükler, ağyağ denilen kremler, kutular içinde bifa ve oylum bisküvileri, şeker sucukları, kınalı şekerler de (pembe beyaz çizgili olurdu bunlar) bu başlık altına uygun düşer mi? (bu malzemelerin bir kısmı ağabeyimin hafızasından ödünç alınma, ağyağ örneğin benim hatırlamadığım bir nesne).

Hatırladıkça devam ederim. Mutlu yıllar dileğiyle.

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.